ABD Çin’i Durdurabilir mi?

Tek kutuplu dünyanın süper gücü ABD, Çin'in önderliğindeki Asya Pasifik ülkeleri karşısında geriliyor. Hem askerî alanda, hem de ekonomik, siyasî ve ideolojik açıdan. Çünkü iktisadî canlılık belirli bir coğrafyada sabit kalmıyor. Talih kuşu toplumdan topluma uçup duruyor. Son bin yılda önce Çin ve Hint'ten Akdeniz havzasına, ardından Kuzey ve Batı Avrupa'ya uğrayan iktisadî iktidar şimdi yeniden Çin coğrafyasının kapısında! Dünya tarihinin bu olağan yükselişler ve düşüşler seyrine kısa fakat doyurucu bir bakış.

Kasım ayı ortalarında 15 Asya-Pasifik ülkesi Çin’in önderliğinde dünyanın en büyük ticaret blokunu kurdular: RCEP (Regional Comprehensive Economic Partnership). Blokun adında geçen “kapsamlı” sıfatı, girişimin iddiasını gösteriyor; bunun sıradan bir atılım olmadığının altını çiziyor. Çin’in yanısıra Japonya ve Güney Kore gibi ileri sanayi ülkeleri; Avustralya, Malezya, Tayland gibi onların hemen ardından gelen sanayi güçleri; Endonezya, Vietnam ve Filipinler gibi yüksek nüfuslu ülkeler de blok üyeleri arasında bulunuyor. Sadece Hindistan dışarıda kalmayı tercih etti; fakat onların da sırası gelecek. Dünya nüfusunun, dünya üretiminin ve dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri bu yeni ortak pazarın elinde bulunuyor. Bu birleşik kuvvet para ve finans alanlarına da yansıtıldığı zaman, kapitalist sistemin çekirdeği çatırdamaya başlayacaktır. Amerikan İmparatorluğu bu gelişmeleri kuşatma gücüne sahip değildir artık.


Toplumsal iktidarın tarihini yazan Michael Mann, kendisiyle 10 yıl kadar önce yapılan uzun söyleşide (“Power in the 21st Century,” Polity, 2011) Amerika’nın yaşayan tek imparatorluk ve tarihteki biricik “küresel imparatorluk” olduğunu söylüyordu. Henüz gerilemeye başlamamış olsa da mutlaka gerileyeceğini, bunun da “doların rezerv para olma vasfını kaybetmeye başladığı” uğrakta gerçekleşeceğini belirtiyordu. “Eninde sonunda dünya rezerv para birimi dolar olmaktan çıkacak, doları da kapsayan bir para birimleri sepeti olacaktır.” RCEP benzeri oluşumlar bu süreci hızlandıracağa benziyor.


Geçen ayki “Amerikan Hegemonyasının Sonu” başlıklı yazımızı Mann’ın kesin hükmüyle noktalamıştık: “ABD bugün askerî bir dev, ikinci sınıf bir iktisadî güç, siyasî bir şizofren ve ideolojik bir hayalettir.” Sosyolog tarihçimiz, Tutarsız İmparatorluk’ta (2003) ABD’nin “toplumsal gücün dört boyutu” bağlamında muhasebesini şöyle yapıyordu:


1. ABD’nin askerî bir dev olduğu su götürmez. 2003 yılı Amerikan savunma bütçesi, dünya toplamının %40’ı kadardır ve kendinden sonraki 24 ülkenin toplamına eşittir. Ancak, nükleer gücün doğası Amerikan üstünlüğüne gölge düşürmektedir. ABD ve Rusya’nın nükleer savaş başlıkları 9000’er civarındadır ve 2007’ye kadar 2500 dolayına indirilmesi öngörülmektedir. Dolayısıyla, bu alanda ABD Rusya’ya emperyal üstünlük taslayamaz. Ondan sonraki üç önemli güce de! Fransa’nın 340, Çin’in 250, İngiltere’nin 185 nükleer savaş başlığı vardır. Rakamlar çok daha küçük olsa da, bu ülkelerin caydırma gücü Rusya’nınkinden aşağı değildir. Bunları daha kısa menzilli nükleer füzelere sahip dört ülke izlemektedir: İsrail’in 100-200, Hindistan ile Pakistan’dan her birinin 30 40, Kuzey Kore’nin ise bir-iki nükleer savaş başlığı olduğu sanılmaktadır. Bazı ülkelerin önümüzdeki on yılda benzer güce kavuşabilecekleri, Japonya veya Almanya gibi ileri sanayi ülkelerinin ise isterlerse birkaç ay içinde bu tür silahları geliştirebilecekleri bilinmektedir. Nükleer silahlar ancak caydırmaya yarar, rasyonel bir hücumun parçası olamaz; dolayısıyla imparatorluk işinde fazla katkıları olmaz. İmparatorlukların konvansiyonel kuvvetlere ihtiyacı vardır. Amerika’nın asker sayısı ise son çeyrek yüzyılda 2.2 milyondan 1.5 milyonun altına inmiştir. Dünya asker toplamının %5’i ile dünyaya hükmedebilmek için, başka ülke askerlerini hizmete koşmaktan başka yol yoktur. İngiltere’nin 1800 başlarında Hindistan’daki 291 bin askerinin beşte dördü Hintli idi!


Sömürge imparatorlukları yerlilere yönettiriliyordu. Milliyetçiliğin yükselişi ile bu artık imkânsızdır.


2. Amerikan ekonomisinin de güçlü olduğu açıktır. Fakat talih giderek Asya ve Avrupa'ya gülmektedir. Amerikan ekonomisini son on yılda sürükleyen, yurttaşların aşırı tüketim yönelimi oldu, sanayilerinin üretkenliği değil. Tüketimi finanse eden de yabancılardır. Sovyet Blokunun çözülüşü, Batı Avrupa için muazzam pazar potansiyeli yarattı. Rusya'nın 2002 ticaretinin %37'si Avrupa Birliği ile, sadece %5'i ABD ile oldu. Rusya'daki doğrudan sermaye yatırımlarında Almanya tek başına ABD'nin önündedir. Avrupa ile Asya arasındaki ticari ve ekonomik ilişkiler giderek yoğunlaşmaktadır. Euronun yükselişi doların sağladığı avantajları zamanla bertaraf edecektir.


3. Siyasi güç meselesine gelince... ABD Soğuk Savaş döneminde bir tür Batı devleti idi. Bu devletin çekirdeğini Amerikan eliti, çevresini ise Batı Avrupa ve Japon eliti oluşturuyordu. Bu blok BM'de hemen hemen her istediğini yapabildiğinden, ABD fiilen "Küresel Devlet" konumundaydı. İki kutuplu gibi gözüken Soğuk Savaş döneminin küresel devleti, tek kutuplu gibi gözüken yeni dönemde küresel devlet olma özelliğinden çok uzağa düştü. Sadece Batı Avrupa devletleri değil, Türkiye, Mısır, Ürdün gibi "Üçüncü Dünyalı" müttefikler bile çıkarları gerektiğinde farklı çizgi tutturabiliyor. Amerikan siyasî şizofrenisine yol açan, bu çelişkili durumdur.


4. ABD sadece ekonomik ve siyasî bakımdan gerilim ve gerileme yaşamıyor, ideolojik gücü de geriliyor. "Her yerde Amerika'dan niçin bu kadar nefret ediyorlar?” en yaygın soru olmaya başladı. Wallerstein haklı: İmparatorluk isterisi, Amerikan gücünün değil, güçsüzlüğünün belirtisidir.


Kaynak: Özel, Mustafa, ABD Çin'i Durdurabilir mi?, Derin Tarih Dergisi, s. 96-98, sayı 105, Aralık 2020.

6 görüntüleme0 yorum
Join my mailing list