Akıntıya Karşı Tüketim Tapınakları

Müşteri “velinimet” idi, tüketici değil. Kasanın üzerinde “Er-rızku Al’Allah” levhası asılı. Niceliğin egemenliği niteliği esir almamıştı. Varsa bir düzen onu ehliyet ile liyakat ayakta tutuyordu. Bu dünyayı idare eden kanun aynı zamanda âhıreti kazanmaya vesile idi. Bizi “Büyük Birader”in gözetlemesi gerekmiyordu. Cenab-ı Hak bize şahdamarımızdan daha yakın idi. Allah’tan korkmayan kimseden korkmaz, Allah’tan utanmayan kuldan utanmazdı.


Kazançların en büyüğü Allah’ın rızasını kazanmak idi.

Satılacak malı ışıltılı büyüsü ile bire bin gösteren “vitrin” bize Batı’dan gelmiştir. Bizim dükkânların açılır-kapanır ahşap kepengi vardır. Akordeon misali kepengi açarsın, önündeki tezgaha malları dizer müşteri beklersin. Çarşı’nın gece hayatı yoktur, akşam ezanının önü sıra dükkânlar kapanır.


(Diyeceksiniz ki Mustafa Kutlu yine bize eski günlerden bahsediyor. Elbette. Hususen bunu yapıyorum. Yeni bir hikâye yazacak isek eski günleri inşa eden ilkelerden ders almalıyız. İlkeleri tespit etmeden bugünü anlayamaz, yarına bakamayız. Dijital teknoloji ile yarını kurmak isteyenler kapitalizmin “ağ”ına düşmekten öte gidemez.)


Gün sabah ezanı ile başlar. Esnaf, zenaatkâr, tüccar namazı camide cemaatla kıldıktan sonra Besmele ile dükkânını açar, önce çırak, kalfa veya bizzat mal sahibi tarafından dükkânın önü sulanıp süpürülür. İç mekân temizliği ve düzeni yapılır.


Âdete ve alışkanlığa göre bir süre sonra bitişikteki ciğer kebapçıda yahut kelle-paçacıda, çorbacıda kahvaltı edilir. Çay neden sonra âdet olmuştur. Dükkândan ayrılmayanlar için imdada seyyar esnaf yetişir. Mevsimine göre şerbetçi, salepçi, su muhallebicisi, söğüşçü, simitçi, kurabiyeci, börekçi gelir-geçer. Arzu edenler bunları tercih eder, yerine göre lavaş ekmek-tulum peyniri, karpuz veya üzümle kifaf-ı nefs edenler de bulunur.


Gelen müşteri tanıdık olsun olmasın önce hal-hatır sorulur. Müşteriye yer gösterilip oturtulur. Çay-kahve ikram edilir. Hastalıktan sağlıktan, maldan davardan, havalardan, ortalığın durumundan (Bu tabirin içine ilim-fikir-sanat-siyaset-gelir-gider, düğün-dernek, doğum-ölüm, askerlik ve umum âsayiş ile hükumet işleri vb. dahildir) konuşulur.


Ardından müşterinin istedikleri temin edilir. Emanet alan veya veren, haber bırakan, mektup-selâm gönderen ve benzeri istek-ihtiyaçlar ile sözler alınır verilir, bir dahaki alış-veriş için zaman tayin edilir, eyvallah denir, müşteri bereket, satıcı selâmet diler, alış-veriş biter. (Böyle ticaret mi olur? Bunun neticesi kaç kuruş kazanılır diyorsunuz. Az kazanılır. Zaten hedef kesretten kurtulmak değil mi?)


Görüldüğü gibi insanî münasebet ticarî münasebetin daima önünde gider. Gelenek-görenek-ahlâk edep dediğimiz, kaybından şikâyet ettiğimiz hadise budur.


Böyle bir sahne var mıydı, yoksa bu bir Mustafa Kutlu hikâyesi mi? Hayır, bundan yarım asır önce ben bu sahneleri yaşadım, biliyorum. Artık lügatlerde kalmış olan bereket, fazilet, adalet, merhamet, kanaat, vefa ve saadet kavramları böylesi hayat tarzının eseri idi. Henüz ekonomi ahlâkın önüne konulmamış, her faaliyetin esası ona göre belirlenmemişti.


Müşteri “velinimet” idi, tüketici değil. Kasanın üzerinde “Er-rızku Al’Allah” levhası asılı. Niceliğin egemenliği niteliği esir almamıştı. Varsa bir düzen onu ehliyet ile liyakat ayakta tutuyordu. Bu dünyayı idare eden kanun aynı zamanda âhıreti kazanmaya vesile idi. Bizi “Büyük Birader”in gözetlemesi gerekmiyordu. Cenab-ı Hak bize şahdamarımızdan daha yakın idi. Allah’tan korkmayan kimseden korkmaz, Allah’tan utanmayan kuldan utanmazdı.


Kazançların en büyüğü Allah’ın rızasını kazanmak idi.


AVM tüketim toplumunun tapınağıdır. Tüm tüketim etkinliklerinin sentezi oradadır. Hasta ruhlar alış-veriş ile şifa bulur (Minibüs şoförü içerideki müşterilerin göreceği yere bir levha asmış “Bir ben değil herkes hasta”. Aman dikkat). Vitrin gezmek, akla gelen her malı görmek, modayı takip etmek, aylaklık ve flört, eğlence, yeme-içme, spor, güzellik salonu bu mekanı dayanılmaz derecede çekici kılabilir. Reklâmlar buna “yeni bir yaşam tarzı” diyor. Ailece gidilecek, gezilecek dinlenilecek, en son çıkan romanı, sezonun giysilerini, incik-boncuğu, trend olan kahveyi, sandviçi, günün müziğini, ödül sahibi filmini, yer-içer-alır-görürsünüz. Ambiyans budur. Bir nevi kültürel büyü. Her şeyden haberimiz olur, belki bir rol-modelin kendisini bile görebilirsiniz. Sanat ve eğlence burada gündelik hayata yön verir. Daha ileri, daha mükemmel kendi içinde bütün arzeden konut gruplarının vaat ettikleri de var. Keseniz elverirse. Daha doğrusu kredi kartınız.


Dans pistleri, olimpik havuzlar, çocuk parkları, kafeler, lokantalar, butikler, paten alanları, gece kulübü, sinema, kültür merkezi, tiyatro salonu sayamayacağımız kadar tüketim nesnesi.


Dinamik pazarlama ve estetik duygusu. Modern ritim ile aylaklığın izdivacı.


Sürekli bir ilkbaharda ebedi bir “ambiyans”.


Burası herhalde bir Pantheon olmalı. İkonalar burada toplanmış ve tüm âyinler burada.


“Çıkış Yok” adlı filim oynuyor ama “bizim hikâye” bir yol bulup bu fantastik dünyadan çıkarak dağlara doğru gidecek. “Kalbin Sesi” bize yol gösteriyor.


Kaynak: Kutlu, Mustafa, Yeni Şafak Gazetesi, 30 Eylül 2020.

3 görüntüleme
Join my mailing list