"Altın Çağ" mı, müsriflik mi?

İl başına ortalama 2,5 üniversite ile sonuçlanan yükseköğretim seferberliği, yüzyıllardır hasreti çekilen fırsat eşitliğinin sağlandığı Altın Çağ mı? Yoksa, 21. yüzyıl filistinizmi ve popülizm doğrultusunda, gençlerimizi günümüz dünyasının en mütekâmil söylem ve eylemlerinden uzak tutan, reel gelişmelerden kopuk, buna karşın, ne bilgi yetersizliğinin ne de kültürel yoksulluğunun umursandığı müsrif bir süreç mi?

21. yüzyılın düşünce ve duygu biçimi (zeitgeist) "postmodernizm" ile ifade edilir. Akademik dünyanın başat felsefe olarak benimsediği postmodernizm, hakikat diye bir şeyin olmadığını, "hakikat" denilen şeyin beyaz Avrupalı erkeklerin yıllar yılı başarıyla dayattıkları "tasavvur"larından ibaret olduğunu iddia eder. Postmodernist anlayışa göre, bir vakıanın diğer bir vakıadan daha değerli olduğu söylemi, elitist/seçkinci bir söylemdir; zira tek bir hakikat yoktur ve münevverlerin/entelijensiyanın hakikatın peşinden koşuyor olmaları demode bir faaliyetten ibarettir.


Nitekim, Tony Blair kabinesinin Eğitim ve Zanaatlar Bakanı (Secretary of State for Education and Skills) Charles Clarke (d. 1950) "eğitimin bir araç değil, kendi içinde başlı başına bir amaç" olduğu düşüncesinin "hayli şaibeli" olduğunu, İşçi Partisi hükûmetinin "doğruyu arayan akademisyenler' şeklindeki ortaçağdan kalma bir kavramı desteklemek" gibi bir düşüncesinin olmadığını söyleyebilmiştir.


Bir diğer İngiliz, psikiyatrist, doktor, yazar ve gazeteci Theodore Dalrymple (d. 1949) gelinen noktada, Batı kültürüne vesayet ettikleri sanılanların da güvenilirliklerini yitirdiklerine işaret eder: "Üniversite işletmecileri, müze ve sanat galerisi direktörleri ve bilgi girişimcileri şeklinde, ne düşüncelerin ne de kültürün muhteviyatını umursayan yeni bir tür ortaya çıktı; bu insanların yegâne meseleleri, kültürü muhteviyatı ile örtüşmeyen amaçlar için kullanabilmek."


Bu işletmeciler, örneğin, edebiyatı edebiyat için değerlendirmez, "edebiyatın halkın ne işi ne yarayacağını/hangi sorununu çözeceğini" sorgularlar. Edebiyat, insanların daha kolay isdihdam edilmelerini sağlayacak mıdır? Daha sağlıklı mı yapacaktır? Özgüvenlerini mi artıracaktır? Aynı bağlamda, salt keyif için bir yabancı dil öğrenmek, şüphe uyandırır; mesela, Japonca öğrenimi, başarılı bir işadamı olmak için katlanılan bir uğraş ise anlamlıdır.


1947, Budapeşte doğumlu, İngiliz vatandaşı Frank Furedi, Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde her fırsatta düzenlenen kültürel faaliyetlerin, kaçınılmaz bir biçimde belirgin ekonomik amaçlara hizmet ettiklerine dikkat çeker: “Kapitalizm ile postmodernizm hasım görüntüsü verirler ama bu bir yanılsamadır. İşin doğrusu, ikisi birlikte çalışmış, bilginin önceden saptanmış hedeflere varmayı mümkün kılan araçtan ibaret olduğu düşüncesini yerleştirmişlerdir."


Gerçek şu ki, önceki yıllarda maddi çıkarlar ile aydınlanma/terbiye arasındaki kadim ayrışma, münevverleri erdemler bağlamında toplumun diğer katmanlarından farklı bir statüde değerlendirirdi. Furedi, "Şimdi artık öyle değil." diyor, "Zamane 'sanatçıları' Hollywood'da yaşarlar ve maddi çıkarların ötesinde kaygıları yoktur. Gezegenimizin hâkim sanat biçimi hâline gelen filmlerin hemen hepsi, mümkün olduğu kadar çok para kazanmak isteyen işletmecilerin halkın ne istediğini bildikleri inancı üzerinde yapılanır."


Frank Furedi, University of Kent'ten emekli sosyoloji profesörü; eğitim, korku sosyolojisi, terapi kültürü, bilgi sosyolojisi üzerine kitapları var. İkinci Dünya Savaşı sonrasının en yaratıcı ve en verimli araştırmacılarından olan ünlü Fransız sosyolog, antropolog ve felsefeci Pierre-Felix Bourdieu (1930-2002) ile 1935 Filistin doğumlu (ö. 2003) Columbia Üniversitesi profesörü, Amerikan Felsefe Cemiyeti üyesi Edward Said'in yakın dostu ve mesai arkadaşı Said, ülkemizde Doğu'nun Batı tarafından (ve Batı'da) temsili konusunu dönemin ünlü şarkiyatçı yazarlarının metinlerini kaynak olarak kullanarak çözümlediği ve yorumladığı Orientalism (1978) isimli kitabı ile tanılır. Cemil Meriç'in "Sömürgeciliğin Keşif Kolu" üstbaşlığı ile yayınlanan temel eserde, Said, modernizm eşliğinde gelişen kapitalizm ve emperyalizmin, postmodernizme evrilişini anlatır.


Furedi ve ünlü Fransız sosyolog, antropolog ve felsefeci Pierre-Felix Bourdieu (1930-2002) ile 1935 Filistin doğumlu (ö. 2003) Columbia Üniversitesi profesörü Edward Said üçlüsü, kültürel seviyesizleşmenin nedeninin küresel kapitalizmden öte, 21 yüzyılda gelişen anti-elitist akımlar olduğunu saptarlar.


Bize gelince..


Solunum yolları hastalıkları ile hava kirliği arasında ilişki kuramayan yeni kentlilere benziyoruz. Hepimiz şikâyetçiyiz. Hepimiz çocuklarımızın geleceğini kurtarmak telaşındayız. Ancak, meğer ki, atmosfere çökmüş asılı kalan zehirli pusun mahiyetini doğru teşhis edelim, meselelerimizi çözümleyemeyecek, ülkemiz düşünce dünyasını teslim almış gibi duran ölü toprağını üzerimizden atamayacağız. Eğitim sistemimize ilişkin bitmez tükenmez eleştiri ve iyileştirici önerilerin özünün, ideal, yani "düşüncenin tasarlayabileceği tüm üstün nitelikleri kendinde toplayan" bir Türkiye toplumuna duyulan özlem olduğu açık. Buna karşın, sanayi devriminden sonra bilgi çağını da okuyamamış, hâlen dahi içine kapalı bir toplumuz. Eğitim sistemi ile kültürel seviyesizleşme arasındaki sembiyotik ilişkiyi fark edemiyoruz.


Halbuki, eğitim, boşlukta değil, inançların, söylemlerin (doktrinlerin), ekonominin, toplumsal zihniyetin ve hâkim dünya görüşlerinin oluşturduğu siyasi ve kültürel ortamlar doğrultusunda şekilleniyor. Eğitim sistemine dair iyileştirme ve tasarımlar, doğrudan doğruya bir paradigma ve zihniyet meselesi olup, mezkûr elementlerin muhtevasının saptanmasını, değerlendirilmesini, onlarla yüzleşilmesini gerektiriyor.


21. yüzyıl filistinizmi


"Popülist dogma" dedikleri, 21. yüzyılda dünyayı etkisi altına aldığı gözlemlenen "anti-elitist" akımın çıktısı oluyor. Hemen ifade edelim ki, burada "elit"ten murat, toplumun üretim araçlarını elinde tutan varsıl kesim ya da ülkemizdeki "Beyaz Türkler" yakıştırmasının ima ettiği ayrıcalıklar manzumesi değil, belirli bir alanda titiz çalışma yürüten, zahmetli bir konuda uzun soluklu liyakat sergileyen, tıp, hukuk gibi özellikli alanlara adanmış, derin eğitimleri, disiplinleri, başarıları veya erdemleri ile öne çıkmış kişilikler.


"Anti-elitism" bu kesimi hedef alırken, emek, adanmışlık, süreklilik sonucu ulaşılan kazanımları küçültmeye, genç kuşaklara "rol modeli" olması beklenen ehil dehaları sıradanlaştırmaya yöneliyor. "Picasso da kimmiş, ben de onun kadar çiziktiririm" ya da "Itri de kimmiş, uykumu getiriyor" ya da "Halil İnalcık da kimmiş, Osmanlı tarihini bilsem ne yazar" şeklindeki ruh hâlinin yaygınlaşması, farmakolojiden fiziğe, felsefeden matematiğe hemen her alanda akademisyenleri, eğitimcileri, kültürel etkinlikleri baskılayan mukavemetle sonuçlanıyor.


"Anti-elitism" ülkemize özgü değil, uluslararası bir salgın. "21. yüzyıl filistinizmi" deniyor, üstün zekâlarin, sıra dışı vasıfların horgörüldüğü ortam, gelişmiş ülkelerin tümünde "sıradanlaşma"yı yüceltiyor.


"Snop" sözcüğünün geleneksel tanımı "'seçkin' görünmek için kimi çevrelerdeki düşünceleri benimseyen, hayranlık duyan ve onlar gibi davranmaya özenen kim se"dir. "Inverted snobbery" ya da tersyüz edilmiş züppelik" sıradan ve popüler olanın sorgusuz sualsiz kabullenilmesi, elit/seçkin olana husumet geliştirilmesi anlamında kullanılıyor.


İronik olan, sıradan insanları çokbilmişlerin vesayetinden kurtarma iddiasında olan 21. yüzyıl filistinizminin halka "kültürel ve entelektüel etkinliklerden korunması gereken çocuk" muamelesi yapan üstenciliğidir.


Gerçek şu ki, son tahlilde birer ekonomik işletme hüviyetinde olan ve finansal kaynaklarını gastronomi, moda gibi popüler alanlardan devşiren üniversitelerin zihin-zorlayan alanlarda odaklaşmaları, ar-ge gibi geri dönüş hızı kısa hatta orta vadede ölçülemeyen yatırım ve faaliyetlerde sebat etmeleri beklenemez.


Yaygın algının hilafina, "ar-ge" sanayi ve teknoloji ile kısıtlı bir uğraş da değildir. Topluma dair hakikatların tarafgir olmayan, nesnel bir yaklaşımla araştırılma ve geliştirilmesi de zihin zorlayan uğraşlar kapsamındadır. Böylesi faaliyetlerin popüler dogmalara feda edilmeleri, istihza ile karşılanmaları, eninde sonunda bütünü ilzam eden sonuçlar doğurur.


"Altın Çağ" mı, müsriflik mi?


Eğitim bağlamında seçkincilik, belirgin alanlarda öğrenme yetisi, malumat veya diğer başka becerileri bakımından sıra dışı üstünlük sergileyen öğrencilerde odaklanmayı, onlara pozitif ayrıcalık sağlamayı öngörür. Buna karşın, 21. yüzyıl filistinizmi, olağanüstü yetenekleri ile sivrilen öğrencilerin yolunu açmaya çalışan siyasileri kayırmacılıkla suçlar. Anakronistik olmakla birlikte, ülkemizden yine iyi bir örnek, 1948 yılında yürürlüğe giren 5245 ile 1956 yılında yürürlüğe giren 6660 sayılı "Harika Çocuklar Yasası"dır. Neden olduğu bilinmez, ülkemize Verda Erman, Gülsin Onay, İdil Biret, Suna Kan, Fazıl Say gibi olağanüstü yetenekleri kazandıran yasa, 1968'den sonra dönemin Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı bir komisyon oluşturmadığı için işlemez hâle gelmiştir.


İl başına ortalama 2,5 üniversite ile sonuçlanan yükseköğretim seferberliği, yüzyıllardır hasreti çekilen fırsat eşitliğinin sağlandığı Altın Çağ mı? Yoksa, 21. yüzyıl filistinizmi ve popülizm doğrultusunda, gençlerimizi günümüz dünyasının en mütekâmil söylem ve eylemlerinden uzak tutan, reel gelişmelerden kopuk, buna karşın, ne bilgi yetersizliğinin ne de kültürel yoksulluğunun umursandığı müsrif bir süreç mi?


Bundan daha vahimi, siyaset dünyası ekâbirlerinin yükseköğretimde nitelik kaybını mesele etmiyor, hatta bilginin başlı başına bir amaç olduğu iddiasını "şaibeli" ("dodgy") buluyor olmaları. Birleşik Krallık'ın Cambridge çıkışlı eğitim bakanı, halka doğrudan yansımayan akademik birikimin getirisini, "Günümüzde, eğitim, paydaşlarına sağladığı ekonomik çıkarlar bağlamında değerlendirilmeli/ibra edilmelidir" sözleriyle sorgularken, sinoloji, antropoloji, hatta felsefe gibi, mezunlarının bol kazançlı iş bulma imkânlarının hayli kısıtlı olduğu alanlara yapılan yatırımların geri dönüş sürelerinin iyi hesaplanmaları gereğine dikkat çekiyor.


Gerçek şu ki, öykündüğümüz Anglosakson Batı dünyasında yükseköğretimin yaygınlaşması ile "standart erozyonu" ve ona bağlı olarak kültürel yoksulluğun doğru orantıda geliştiği artık bir sır değil. Keza, mezkûr gelişmenin kültürel ümmiliğin önlenemez yükselişi ile sonuçlandığı da sır değil. Genç İngilizlerin Bayan Thatcher ve şimdiki başbakanları dışında bir üçüncü isim sayamadıklarını biliyoruz (Terry Eagleton) Ancak, ne yazık ki, "Bilmiyorum, ben daha doğmamıştım" şeklindeki standart yanıt bize de yabancı değil.


Öğrencileri küçük yoksul dünyalarında veya AVM'lerde veya internet oyunlarında tıkılı tutan 21. yüzyıl liberalizminden Türkiye de nasibini alıyor. Sıradan yarışma programlarında en basit sorulara verilemeyen cevaplar da, alkışlar da ortadadır. Haysiyet sahibi bir lise öğretmeninin geçer not vermeyeceği doktora tezleri de öyle.


İngiltere menşeli tekinsiz bir komplo teorisi, eğitimcilerin kültürel ümmiliğe bilerek ve isteyerek duyarsız kalmalarının nedeninin avamın ait olduğu yerde, toplumsal piramitin en altında kalmaya devam etmesini sağlamak olduğunu iddia ediyor. Bizim sormamız gereken soru, geleneksel kültürümüzün muhafazakar seçkinlerinin neden suskun kaldıkları. Ülkenin demokratikleşiyor olmasıyla müftehir hocaların, banal, sıradan, aptalca ve kolay olana iltifat ediyor olmalar nedendir? Kültürsüzlüğün hoşgörülüyor olmasının, Türk-İslam kültürünün küçük, değersiz, önemsiz, abes, saçma sayılmasına hizmet ettiğinin ayırdına varmazlar mı? Profesör Furedi, yaygın kanının aksine, halk dalkavuklarının demokrat olmadıklarını söylüyor, çünkü demokrasi, aşağıdan yükselen talepleri onurlandırma rejimidir. Oysa, dalkavukluk muhatabı kontrol etmenin en etkin araçlarından biri.


Yükseköğretime "erişim" ve "katılımı artırmak adına standartların düşmesine razı olmanın bir diğer telmihi de, kitlelerin entelektüel potansiyeli haiz olmadıkları şeklindeki yaygın inanç oluyor. Kıdemli eğitimcilere "öğrencilerin fevkalede kırılgan yaratıklar oldukları, derslerinde başarısız olmaları halinde tedavisi na-mümkün izzetinefis kaybına uğrayacakları" şeklinde yansıyan bu inanç, bir yandan LYS, ÖYSM gibi sınavlara yaşamsal önem yüklerken, diğer yandan da "meşeyi sığladan ayıramayan diplomalı ziraat mühendislerine, mırnavi kedi sanan gıda mühendisleri"ne razı oluyor. "Sonuç, her yıl büyüyen diplomalı işsizler ordusu. Daha da vahimi, 'vasat eğitim tuzağı.'"


Bize göre, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kotarılacak eğitim temelli herhangi bir kültürel reform, her şeyden önce seçkin ile ünlü arasındaki farkı çarpıtmadan, saptırmadan ortaya koymalıdır. Sanatta, edebiyatta, fende, en ünlüleri değil, en iyileri onurlandıracak bir düzenek geliştirmeli, kültürümüzü basın ve medyada yuvalanmış vasat jürilerin tahakkümünden kurtarmanın yolunu bulmalıyız.


*2016 yılı Haziran ayında Alev Alatlı'nın İSO Eğitim Çalıştayı Sonuç Raporu'nda yaptığı konuşmasından kısaltılarak derlenmiştir.


Kaynak: Alatlı, Alev, Meslek Edindirme Yeri, Meslek Yüksekokullarıdır, Nihayet Dergi, s. 32-36, sayı 71, Kasım 2020.

13 görüntüleme0 yorum
Join my mailing list