Benliğin Boşluğu

Metropol hayatının keşmekeşi ve gündelik hayatın şiddeti de empati duygusunu köreltmektedir. Bursa'da yaşayan bir arkadaşıma Bayburtlu bir hemşehrisi ziyarete gelmiş, evlerinin önündeki sokakta yürürlerken konuk kişi bir camiden sela verildiğini duymuş ve kimin öldüğünü sormuş. Arkadaşım bilmediğini söyleyince Bayburtlu konuk çok şaşırmış, şaşkınlığı ev sahibinin tanımadığı bir kişinin cenaze namazına gitmek istememesi karşısında daha da büyümüş. Şehir hayatında başkasının ölümüne ya da ıstırabına kulak kabartır geçeriz, çünkü bizim kendi derdimiz en acil derttir ve zaten başımızda onlarcası vardır.

...


Philip Cushman, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batılı benliğin bir "boş benlik" olarak tanımlanabileceğini söylemektedir. Bu benlik; topluluk, gelenek ve paylaşılan anlamın yokluğunu yaşantılayan benliktir. Görünüşte böyle bir sosyal yoksunluk ve sonuçlarını kayda değer bulmayan "boş benlik", bu yoksunluğu süreğen bir duygusal açlık olarak cisimleştirmektedir. On altıncı yüzyılda Batı dünyası dinî referans çerçevesinden bilimsel olana, zirai üretim biçimlerinden sınai olana, kırsal yerleşimden şehir yerleşimine ve cemaat yaşantısından birey yaşantısına geçmiştir. Viktoryen dönemde derin, mahrem, güdü yönelimli ve potansiyel olarak tehlikeli olan benlik kavramı devletin benlikler üzerindeki denetimini meşrulaştırıyordu. Viktoryen kişiler para biriktirmeyi, cinsel ve saldırgan dürtülerini denetlemeyi düstur edinirken, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batılı insan para harcamaya ve dürtülerini serbest bırakmaya başlamıştı.


Çağdaş Batılı benlik boştur zira aile, cemaat ve gelenekle irtibatını kaybetmiştir. Bu benlik, çağının yabancılaşma ve parçalanmasına karşı durabilmek için, tüketim malzemeleri kaloriler, yeni yaşantılar, politikacılar, romantik sevgiler ve empatik terapistler tarafından doldurulmayı arzulamaktadır. Bu iç boşluk kendini farklı biçimlerde gösterebilir: azalmış özsaygı, değer karmaşası, yeme bozuklukları, madde bağımlılığı ve kronik tüketicilik gibi. Bu boşluk manevi bir kılavuzluk açlığı şeklinde de kendisini gösterebilir. Böyle bir manevi rehberlik açlığı, kişiyi sahte dini oluşumlara, karizmatik politik liderler veya etik davranmayan psikoterapistlere yönlendirebilir. Devlet artık benlikleri Viktoryen dönemdeki gibi dürtülerini denetleyerek kontrol altında tutmaz, boş benliğin teskin ve tatmin edilme isteğini yönlendirir. Kişiler ahlaki tutarlılığı önceleyen bireyler olmaktan çıkarak başkaları tarafından beğenilmeyi önceleyen bireylere dönüşür. Ahlaki olarak doğru olanı yapmak yerine, başkalarını cezbederek onların beğenisini kazanmak hayatın temel amacı olur. Benliğin boşluğunu reklam endüstrisi ve psikoterapi kurumu doldurmaya soyunmaktadır. Reklamlar tüketiciye bir ürünle hayatlarının değişebileceğini vaat ederler. Tüketici reklam edilen ürüne sahip olarak ya da onu tüketerek büyüsel bir dokunuşla dertlerinden sıyrılacak ve reklamdaki modelin yerini alacaktır. Reklamlar hayatlarından memnun olmayan insanlara hayat tarzı satmakta, bir ürünle birlikte ani ve yanılsamalı bir dönüşüm vaadinde bulunmaktadır.


İnsanları bu yanılsamaya yönelten "boş benlik"tir, benlik ancak bir ürün, bir ideoloji, bir şöhret ya da maddeyi içine alarak, onunla bütünleşerek açlığını gidermekte, boşluğunu ancak böyle doldurabilmektedir. Yoksa darmadağın olacak ve değersizlik duygusunun uçurumundan yuvarlanacaktır. Gerçek hayatlarından hoşnut olmayan kişiler için tüketmek yeni bir kimlik, yeni bir hayat edinmektir. Doğru diş macununu kullanmak ya da güçlü bir siyasi liderle özdeşleşmekle tüketici kişi benliğini büyüsel bir biçimde dönüştürür, farklılaştırır. Değişik bir düzlemde psikoterapi de reklam endüstrisine benzer bir işlev göstermekte ve müşterilerine "yaşam biçimi çözümü" vaat etmektedir. Hasta kişi, bilinçdışı bir süreçle, boş benliğine terapistin kişisel değer ve davranışlarını yerleştirebilir. Özellikle benlik bozukluklarında kişi beğenilen kişilerle bütünleşme konusunda güçlü bir istek duyabilir. Eğer terapist narsistik aktarım tepkilerini yeterince tanıyıp anlamıyorsa, kendi anlaşılma ve takdir edilme arzusu bunu hastalarından devşirmek isteyecek kadar şiddetliyse ya da kendisi yaralıysa ve bu yüzden hastasına galebe çalmak istiyorsa, hastanın suistimali çok mümkün görünmektedir. Güç ve beğenilme meraklısı terapistler, terapi ortamında aşırı yüceltme ve boyun eğicilik davranışını tetikleyebilirler.


Bu tür tahripkâr bir yaşam biçimi terapisine maruz kalan kişiler, gerçekten dönüştüklerini düşünebilirler. Kendilerini, geçmişleri ve bireysel hayat hikâyeleri olan, daha geniş bir topluluğun parçası olarak değil de, geçmiş yaşantı ve inançlarından özgürleşmiş bireyler olarak görebilir ve topluluklarıyla olan bağlarını koparabilirler. Bu zamanımızın en önemli sorunlarından ikisini, yalnızlaşma ve ahlaki karmaşayı beraberinde getirecektir. Psikoterapi mesleğini ahlaki ve mesleki ilkelere dikkat ederek icra eden çok sayıda terapist olmakla birlikte, sözünü ettiğimiz tehlikelerin ihmal edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.


Yitirilen empati


Çağımızın ekonomi, ulaşım, kitle iletişimi, teknoloji, popüler kültür ve yaşam biçimi açısından hızlı dönüşüm ve değişimlere tanıklık ettiğini biliyoruz. Geçmiş çağlardan farklı olarak, öznelliğimizi oluşturan anlam ve yaşantılar dönüşüme uğramaktadır. Kleinman empatinin de bu hızlı sosyal değişimden payına düşeni aldığı kanaatindedir. Empati, politik baskı dönemlerinde kaybolmaya yüz tutar ve onun yerine ihanet ve ihbar özendirilebilir. Zamanımızda da TV haberlerinin eğlenceye dönüştürülmesi, ıstırabı seyirlik bir nesne kılmakta, empatiyi zayıflatmaktadır. Kleinman farklı dünya ve çağların değişik öznelliklerle uğraştığını ve bunun için farklı terapötik yaklaşımlar geliştirilmesi gerektiğini söylemektedir. Biz dede ve ninelerimizden farklıyız, bizim torunlarımız da muhtemelen bizden farklı olacak. Daha fazla maddeci, daha az empatik ve insanlararası ilişkilerde daha az duyarlı bir öznellik yaratan değişim, bugünün terapisinin kayıtsız kalmaması gereken bir husustur. Empatinin kaybolmaya yüz tutması ve TV'nin kışkırttığı röntgencilik, terapistlerin eğitim ve seçimlerinde göz önüne alınmalıdır. Metropol hayatının keşmekeşi ve gündelik hayatın şiddeti de empati duygusunu köreltmektedir. Bursa'da yaşayan bir arkadaşıma Bayburtlu bir hemşehrisi ziyarete gelmiş, evlerinin önündeki sokakta yürürlerken konuk kişi bir camiden sela verildiğini duymuş ve kimin öldüğünü sormuş. Arkadaşım bilmediğini söyleyince Bayburtlu konuk çok şaşırmış, şaşkınlığı ev sahibinin tanımadığı bir kişinin cenaze namazına gitmek istememesi karşısında daha da büyümüş. Şehir hayatında başkasının ölümüne ya da ıstırabına kulak kabartır geçeriz, çünkü bizim kendi derdimiz en acil derttir ve zaten başımızda onlarcası vardır. Gündelik hayatın şiddeti de ihmal edilmemesi gereken bir olgu. Özellikle metropollerde her gün binlerce insan sağlıksız ulaşım yöntemleriyle, zamanlarının önemli bir kısmını bu işe ayırarak işe gitmekte, iş yerinde maddi ya da manevi doyum sağlayamamakta, hayatta kalabilmek için koşuşturmakta ve yıpranmaktadır. Kronik, siyasi ve ekonomik belirsizlik şehrin kenar mahallelerinde biriken insanları öfkeden patlamaya hazır yığınlara dönüştürmekte ve empati duygusunu da köreltmektedir. Başkasının sırtına basarak da olsa yukarılara tırmanma arzusu, değerleri tersyüz etmekte ve insanları vahşileştirmektedir. Şehir hayatının karmaşası sosyopatinin gelişmesi için verimli bir zemin oluşturmaktadır. Kişilik kuramcıları Cloninger ve Svrakic "günlük hayatın psikopatolojisi"nin Freud'dan bugüne değiştiğini, günümüzün liberal toplumunda agresyon ve cinselliğin yüz yıl başının muhafazakâr ahlak ortamına göre daha kolay ifade edildiğini ve baskınlık/rekabetçilik gibi kişilik özelliklerinin artık bir sorun olarak algılanmak bir yana, özendirildiğini yazmaktadırlar. İnsanlar artık dürtülerini ifade etme yollarını aramak yerine kimlik, anlam ve seçim sorunlarıyla yüzleşmektedirler. Yazarlar günümüzde yardıma ihtiyaç duyan insanların dertlerini tam olarak tarif etmekte zorluk çektiklerini ve bunaltılı değil öfkeli, suçlulukla değil amaç sorunlarıyla uğraşan, ketlenmiş değil ikircikli, üzgün değil boş hisseden kişiler olduğunu bildirmektedirler. Bu kişiler yaşantılarından öğrenmekte zorluk çekmekte, uyumsuz davranışlarını yinelemekte ve sıklıkla da kişilik bozukluğu tanısı almaktadırlar.


Türkiye'nin yaşadığı hızlı sosyal değişim yaşam sorunları olarak ofislerimize yansıyor. Popüler kültür el çabukluğuyla buna da çözüm buluyor ve özgürleşme ideolojisi şırınga eden pop psikoterapistler insanlara anlık çözümler sunuyorlar. Zincirlerini kır, bağlarını kopar, özgürleş, rahatla. Pop psikoterapistler kendi yaşam biçimlerini ya da anlayışlarını bilimsel bir jargonla sarıp sarmalayarak müşterilerine servis edebiliyorlar. Yaşam hakkında şuradan buradan edinilen hakikat kırıntıları terapinin malzemesi olabiliyor.


Pop psikoterapi, "sev, anlayışla karşıla, kendini gerçekleştir, hayatını yaşa" gibi genel geçer düsturlarla bir yaşam biçimi terapisi yapmaya sıvanıyor. Haber-eğlence gibi psikoterapi seansı da derinlemesine bir ilişkinin yaşandığı, empatinin devreye girdiği sahici bir ilişki değil, bir simülasyon, ilişki benzeri bir durum, eğlendiren ve hoş tutan bir seans olup çıkıyor. Pop psikoterapinin, insanların içinde yer eden anlam boşluğunu dolduramayacağı, terapide dile getirilen öyküyü yeni bir dille anlatamadığı ve -mış gibi sendromunu çoğaltacağı, bu yönüyle de tahripkâr olduğu düşünülebilir. Gülayşe Koçak, Çifte Kapıların Ötesi adlı anlatısında psikoterapi sürecini şöyle betimlemektedir: "Kediler ve köpekler en hassas yerlerini, karınlarını, ancak tekme atmayacağına çok güvendikleri kişilere açarlar. İnsanlar gündelik hayatın acımasız akışı içinde karınlarını her yönden gelebilecek saldırılara karşı her an korumak durumundadırlar. Psikoterapinin var olabilmesi, bir insanın bir diğer insana kendini açmasıysa güvene dayalıdır. O güvenin oluşmasıysa yavaş ve çok inişli çıkışlı bir süreç; hekimin bir sözü, yüzünün aldığı bir ifade, bir el hareketi, bir sözcüğün ikinci hecesini ifade ederken sesinin çeyrek notacık tizleşmesi, en hassas yere atılmış bir tekme olarak algılanabilir. Burası kesinlikle dişçi koltuğu değildir. Burada çok zor, çok karmaşık bir ilişkiler ağı kuruluyor, dantel gibi ince ince örülüyor..."


Kaynak: Sayar, Kemal, Hangi Terapi? Çağımızda Benliğin Dönüşümü, Nihayet Dergi, s. 28-31, 72. Sayı, Aralık 2020.

13 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Join my mailing list