Dede Efendi

Benzersiz bir naathan olduğu bilinen, yani her Mevlevi ayininden önce okunması gereken Itrî'ye ait Rast makamındaki "Naat-ı Mevlânâ”yı en iyi okuyan kişilerden olan Dede, bir hanende olarak Türk Musikisi'nin kendisine ulaşan bütün ürünlerini öğrendi. Dönemin İstanbul'unda repertuvarı en geniş üstat olarak tanındı ve klasik repertuvarın günümüze ulaşmasındaki en önemli köprülerden biri oldu; nitekim bugün eldeki klasik Türk Musikisi repertuvarının çok büyük bölümü, Dede'nin öğrencilerinden günümüze ulaşanlardır.

İstanbul Musikisi'nin büyük bestekârı. Şehzadebaşı'nda doğdu. Babası Şehzadebaşı'ndaki Acemioğlanlar Hamamı'nı işlettiği için "Hammamizade" lakabıyla tanındı. Asıl adı İsmail olmasına rağmen, günümüzde çoğu zaman “Dede Efendi", yahut kısaca "Dede" diye anılır.


İlköğrenimi sırasında, sesinin güzelliği dolayısıyla okulda ilahicibaşı oldu. Evinde musiki heveslilerine dersler veren dönemin musiki üstadı Uncuzade Mehmed Efendi, okuldaki bir tören sırasında ilahi okuyuşunu dinledikten sonra İsmail'i öğrencileri arasına aldı. İsmail ilköğrenimini tamamladıktan sonra yedi yıl hem Uncuzade'nin derslerine devam etti, hem de hocasının yardımıyla girdiği Defterdarlık Muhasebe Kalemi'nde çalıştı. Bir yandan da Yenikapı Mevlevihanesi'nde, zamanın musiki üstatlarından Şeyh Ali Nutki Dede'nin derslerini izledi. Şeyhin kardeşi olan ve musiki nazariyatıyla uğraşan Abdülbaki Nâsır Dede'den de yararlandı; ney üflemeyi öğrendi. Yenikapı Mevlevihanesi o yıllarda, köklü bir musiki geleneği olan Mevlevilik'in İstanbul'daki en güçlü çevrelerinden biriydi.


Önceleri sadece musiki öğrenme hevesiyle tekkeye devam eden genç İsmail, 1798'de muhasebe kalemindeki görevinden ayrılarak Mevleviliğe intisap etmeye, dolayısıyla "çileye girmeye” karar verdi. Çilesi sırasında bestelediği, "Zülfündedir benim baht-ı siyahım” mısraıyla başlayan Bûselik şarkı, bestekârının kim olduğu konusunda İstanbul'un musiki çevrelerinde büyük bir merak uyandırdı. Ünü bütün şehre yayılan şarkı sarayda da okununca, III. Selim şarkının çile doldurmakta olan genç bir Mevlevi dervişince bestelendiğini öğrendi ve İsmail'i saraya çağırtarak eseri bir kez de kendisinden dinledi. Onu hemen saray hanendeleri arasına almak isteyen padişahın etkisiyle, derviş İsmail'in aslında 1001 gün, yani üç yıl kadar sürmesi gereken çilesinin kalan bölümü Ali Nutki Dede tarafından doldurulmuş sayılarak "Dede" unvanı verildi.

Mevlevihanede hücre sahibi olduktan sonra, hücresi kendisinden yararlanmak isteyen musiki meraklılarının uğrağı oldu. O sıralarda bestelediği, "Ey çeşm-i ahu hicr ile tenhalara saldın beni" mısraıyla başlayan Hicaz nakış murabba, İstanbul'un musiki çevrelerinde büyük ilgi uyandırdı. Yeniden saraya çağrıldı ve artık haftada iki gün huzurda düzenlenen saray küme fasıllarına hanende olarak katılmaya başladı.


1802'de saraydan bir kadınla evlendi. Dergâhtaki hücresinden ayrılarak Cankurtaran'daki Akbıyık Mahallesi'nde kiraladığı ve bugün "Dede Efendi Müzesi" olan eve yerleşti.

Dede'nin sanatını geliştirmesine yardımcı olan III. Selim'den sonra tahta geçen IV. Mustafa'nın bir yıllık padişahlığı sırasında musiki meclislerine son verdiği için uzaklaştığı saraya, II. Mahmud'un tahta geçmesiyle birlikte yeniden döndü. Padişahın en yakınındaki kişilere verilen "musahib-i şehriyari” unvanını kazandığı, sonra sarayda önemli bir görev olan sermüezzinliğe getirildiği bu dönem, bestekârlık hayatının en verimli dönemiydi. 1839'da bestelediği Ferahfeza Mevlevi Ayini'nden sonra bestekârlık hayatında bir durgunluk dönemine girdi. Sebep, Sultan Abdülmecid'in sarayındaki havanın birdenbire "alafrangalaşması"ydı. Yeni padişah Batı musikisi zevkiyle yetişmişti ve Türk Musikisi'nin saraydaki varlığına ancak "ata geleneğidir" diye izin verir bir görüntü sergiliyordu. Bu tavır, Dede'nin saraydan tamamen uzaklaşmasına yol açtı. Öğrencileri Mutafzade Ahmed ve Dellalzade İsmail efendilerle birlikte padişahtan izin isteyip hacca gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmadan önce söylediği meşhur "Artık bu oyunun tadı kalmadı!" sözü, bu dramatik kopuşu simgeliyordu.


Hac sırasında bestelediği "Yürük değirmenler gibi dönerler" güfteli Şehnaz ilahi son eseriydi. Haccını tamamladıktan sonra koleraya yakalanarak Minâ'da öldüğünde 68 yaşındaydı. Hazreti Hatice'nin kabrinin ayakucu hizasına defnedildiği rivayet edilmiştir.

Dede Efendi, Doğu musikisinin son büyük merkezi İstanbul'da gelişen Klasik Türk Musikisi'nin en büyük bestekârlarından ve en önde gelenlerdendir. Klasik musikiye ait ana damarı temsil eden en önemli isimdi ve kendisinden sonra devam eden musiki, öğrencileri üzerinden akmıştı. İstanbul halkının içinden çıkıp, tekke geleneğinden yetişmiş bir müzisyen ve sonra da bir saray adamı olarak parlayan Dede, Osmanlı İstanbul'unun sanat dünyasındaki fırsat eşitliğinin ve yükselebilme imkânlarının canlı bir örneği oldu. Müziğiyle bir devrin İstanbul'unun estetik zevkini yönlendirme kudretine sahip bir dâhi oluşu, şahsiyetinin belki de en önemli özelliğiydi. Benzersiz bir naathan olduğu bilinen, yani her Mevlevi ayininden önce okunması gereken Itrî'ye ait Rast makamındaki "Naat-ı Mevlânâ”yı en iyi okuyan kişilerden olan Dede, bir hanende olarak Türk Musikisi'nin kendisine ulaşan bütün ürünlerini öğrendi. Dönemin İstanbul'unda repertuvarı en geniş üstat olarak tanındı ve klasik repertuvarın günümüze ulaşmasındaki en önemli köprülerden biri oldu; nitekim bugün eldeki klasik Türk Musikisi repertuvarının çok büyük bölümü, Dede'nin öğrencilerinden günümüze ulaşanlardır.


İsmail Dede'nin doğduğu Şehzadebaşı semtindeki bir caddenin adı Dede Efendi Caddesi'dir. Sultanahmet'te, Akbıyık Camii'nin karşısındaki evi ise Tarihi Türk Evlerini Koruma Derneği ve Mimar Prof. Cengiz Eruzun tarafından restore edildi; günümüzde Türk Musikisi müzesi olarak hizmet vermektedir.


Kaynak: Mehmet Güntekin, İstanbul'un 100 Musikişinası, İBB Kültür A.Ş. Yayınları, s. 33-35, 2010.

6 görüntüleme
Join my mailing list