Dehşet Kelimesi

Dehşet kelimesini her zaman dehşet duygular uyandıran durumlarda kullanmayız. Toplu katliamlar, işkenceler, feci kazalar karşısında dehşet hissine kapılırız, mantığımız kitlenir, düşünmekte zorluk çeker, en basit matematik işlemlerini yapamayız.

Fakat "Dehşet" kelimesini çok ayrı bir amaçla da kullandığımız oluyor. Bir güzellik, bir fevkaladelik karşısında da.


-Bir kitap okudum, dehşet!.. cümlesinde olduğu gibi.


-Deniz kıyısındaydık, Batı'da bulutlar, güneş, dehşet bir güzellik içinde battı.


Her iki durumda da, gerek barbarlığın, vahşetin sergilendiği, gerekse aşırı bir güzelliğin, hayret verici bir mükemmelliğin ortaya çıktığı durumlarda, kavramakta güçlük çektiğimiz şeyi bu kelimeyle ifade etmeye çalışıyoruz.


Her ikisinde de günlük hayatımızın duygu ve düşüncelerini, tek düze akışını, alışıp aşinası olduğumuz duyguları aşan, her gün kullandığımız kelimelerle, kurduğumuz cümlelerle açıklamakta âciz kaldığımız bir olağanüstülük söz konusu.


Anlıyoruz ki, hayatı durmadan kendi anlayacağımız ve tatmak için basitleştirdiğimiz bir seviyeye çekip durmaktayız. Doymak, giyinmek, vakit geçirmek ve derinleşmeye gayret etmeden ibadet etmek için yapmakta olduğumuz birçok ufak tefek çalışmanın toplamından ibaret hale gelen hayat içerisinde, idrakimiz, bunun dışında ortaya çıkıveren bir durum karşısında kilitleniveriyor. Ve işte bu durumumuzu anlatmak için:


-Dehşet!


diyoruz.


Martin Lings'in (Ebubekir Siraceddin) Yirminci Yüzyılda Bir Veli isimli eserini okurken de bu kelimeyi sık sık kullandım. Kitap bana dehşet güzel geliyordu. Bu kelimeyi söylemek zorunda kaldığım paragrafa dönüp bir kere daha okuyor ve:


-Bu kadar güzel olan ne? diye soruyordum. O zaman hayretim iki katına çıkıyordu. Zira herhangi bir romanda, herhangi bir kitapta da karşılaşabileceğim türde bir şeyle karşılaşıyordum.


Oturup düşünüyordum. Görünüşte alelâde olan bir şey karşısında yukarıda tarif ettiğim tarzda bir olağanüstü durumla da karşılaşmadığım halde, niçin "dehşet, dehşet güzel" diyordum.


Şunu hatırladım:


Bir büyük velinin (muhtemelen Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin) âlim bir müridi vardı. Ona, kendisi bulunmadığı zamanlarda camide vaaz etmek icazeti vermişti. Bu zat minbere çıkıyor, ayet ve hadislerle bezenmiş mükemmel vaazlarda bulunuyordu. Ancak şeyh hazretlerinin vaaz ettiği günlerde, o, genellikle de hiç ayet ve hadis okumadığı ve görünüşte alelâde şeyler anlattığı halde, cemaat gözyaşları içerisinde kalıyor ve coşuyor, bir vecd hali yaşıyordu. Günün birinde mürid, affına sığınarak, şeyh efendisinden bunun hikmetini sordu. Şeyh şöyle dedi:


-Söylenenlere değil, söyletene bak.


Yirminci Yüzyılda Bir Veli'de bir Allah dostunun hayatı hikâye ediliyor. Basit gibi görünen her şeye o çarpıcılığı, olağanüstülüğü de bu veriyordu. Hareketlerinin ve sözlerinin, kendi silsilesindeki büyüklerine ve giderek Hazret-i Peygamber'e nispeti sebebiyle kalbimiz rikkate geliyor.


İşte bu espri içerisinde düşünür, tefekkür edersek, hayret verici güzelliklerin, oluşların, kalbi rikkate getirici gerçeklerin, her an, her yerde bulunduğunu, her saniye ortaya çıktığını görebileceğiz. Yemek, içmek, giyinmek, ibadet etmek, vakit öldürmek için bütün günümüzü dolduran ve bizi bizden alan her şeye, bütün teferruatlara rağmen, hayret makamının sırrını sezer gibi olacağız.


Kaynak: Zarifoğlu, Cahit, Zengin Hayaller Peşinde, Beyan Yayınları, Sayfa 134-136, 5. Baskı, İstanbul, 2016.

2 görüntüleme
Join my mailing list