Dikiz Aynasında Kör Nokta

"Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir.


Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır."

Tarih sayfaları arasında gezinildiğinde insanın insanla, toplulukların bir diğer toplulukla yapmış olduğu sonu gelmeyen çatışmaların temelinde insanoğlunun doyurulması zor açlığının ve nefs mücadelesindeki yenilgilerinin parmağı olduğu gerçeği apaçık karşımızdadır. Birey ilkin kalbinde kendini yitirir ve kadim günah kibir, kıskançlıkla kol kola insan varlığına dair ne varsa sömürmenin yollarını arar. Bir toplum kan kaybetmeye başladığında, çürümenin hızla tüm uzuvlara yayıldığı görülür. Bu bir bakıma toplumsal intiharın ayak sesinin, hemen yanı başımızda duyuluyor olması demektir.


Albert Camus, "Resmî tarih oldum olası büyük katillerin tarihidir. Kabil, Habil'i bugün öldürmüş değil, ama bugün Kâbil, Hâbil'i akıl uğruna öldürüyor ve onur madalyası istiyor." diyerek ezelî bir meseleye parmak basmış. Âdem Aleyhisselam'ın oğlu Kabil'in Habil'i öldürmesi, fıtratın en aşağı yerinden insanoğluna bakmayı marifet sayan beşerin kendini yok edişine paye verilmesi isteğidir. Kıyımların gölgesinde tehlikeli yürüyüşünü sürdüren insanoğlunun, tarihin karanlıklarına gömüldüğünü zannettiğimiz kişi ve medeniyetlerin yok oluş sebeplerini çağımıza taşıması başlı başına bir meseledir. Modern zaman ilahlarının, geçmişe özlem duyarcasına kan içmeye devam ediyor oluşu ise, her şeyi yeni baştan yaşadığımız gerçeğiyle bizi yüzleştiriyor.


Bilim kurgu filmlerinde seyrettiğimiz, yıkıntı hâline gelen devrik şehirler hafızasını kaybederken akla gelebilecek her türlü değer sadece ayaklar altına alınmadı, yok edildi. Ölümlü olduklarını idrak edemeyenlerce, adeta mitolojik tanrı karakterlerine öykünerek "Titanlar Savaşı" yapıldığına şahitlik ediyoruz. Ne olduğunu bilmediğimiz, adlandıramadığımız şeyler korkutucudur. Buna rağmen toplumların pek çok konuda iç içe geçmişliği, tedirginlik ya da korku duygusunu yaşatan olay ya da oluşumlara karşı alacağı önlemler konusunda insanoğlunu çaresiz durumda bırakabilmektedir. Yeni Firavunlar, Nemrutlar ölümsüzlüğün peşinde vampirleşmeye devam ederken, şeytanî hesapları bünyesinde barındıran günümüz Ebu Cehilleri dünyamızda dört dönüp fırsat kolluyor.


"Düşmanınızı şaşırtarak terör, sabotaj ve suikast ile demoralize edin. Geleceğin savaşı budur." Oldukça rahatsız edici bu sözün sahibi, yirminci yüzyıla katliamlarıyla damga vuran Adolf Hitler'den başkası değil. Bugüne kadar pek çok benzeşiği, bu sözü boşa çıkarmayarak devraldıkları mirası layıkıyla yerine getirdiler.


Ne büyük unutuş ve körlük! "Her şeyin kıymeti, zıddıyla kaimdir." Yaradılışımız bizi irademizle karşı karşıya bırakıyor. Genelleyecek olursak, iyi ya da kötüyle olmayı tercih ediyoruz. Bizzat taraf olmasak dahi, sessizliğimiz hangi tarafın işine yarıyorsa yönümüzü o tarafa çevirmişiz demektir. Dolayısıyla sadece kendi yaptıklarımızdan değil, başkalarının yaptıklarından da tutumumuz nispetin de sorumluyuz.


Bugünün iletişim araçlarının dilinde de sorun olduğunu kabul etmeliyiz. Çirkin, tehlikeli yanlış olan ne varsa bilinçli bir perdahlama ile karşı karşıyayız. Şeytanî olanın böylesine cezbedici gösterilmeye çalışmasındaki amacı çok da uzaklarda aramaya gerek yok. Sahip olduğu olanaklar çağımız insanına gereğinden fazla özgüven ve şımarıklık vermiştir. Doyumsuz ve kapitalizmin çılgın köleleri haline gelen fertler, ruhsal mânâda da ölümlerinin düğmesine kendi elleriyle basarak yaşadıkları toplumu da körleşmeye doğru götürürler. Geçmişte olduğu gibi bugün de ne yazık ki tapan ve tapınılan haline gelen, kendine verilen imkânlarla zenginliğe kavuşan ve dünyevî ihtiraslarına yenik düşen yeni nesil Karunların da karşılaşacakları müeyyide bellidir. Hepsi gerçekte kumdan kalelerin sahibidirler. Her ne kadar ellerindeki kapitalin gücü ile dünya üzerinde tahakküm kurabilmişseler de, hiçbir güç ebedî değildir. "Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez."


Unutmak, insan hafızasının anomalisidir. İnsana unutmaması gereken melekeler beraberinde verilmiştir. Aslında hepimiz bu melekelerden bazılarını kullanıyor ve yaratılışımızın doğal sonucu olarak kabul ediyoruz. Akıl ve düşünme de bu melekelerden olduğu hâlde, kimi zaman neyi akıl edeceğimizi ya da düşünmemiz gerekenin ne olduğunu idrak edemiyoruz. Temelde farklı görüşlere sahip olan insan, fıtrat olarak aynı zeminde yoğrulmuştur. Meşrep farklılıkları ve toplumların yaptığı etkiler sonucu kişiler, üzerinde durdukları zeminden kaymaktadırlar.


Organik silahlar artık her yerde ve dünyayı etkisi altına alan terör sadece mayınla, biyolojik silahlarla değil, kalemle, zihniyet ve dille de zehrini saçıyor. İrade mekanizmasının yanlış kullanımı sadece kişiyi haysiyetsiz edimlerin sahibi yapmaz, toplumu da ifsat eder. Pek çok fitnenin izine burada rastlamak mümkündür. Gecenin ve gündüzün, ayın ve yıldızların emrimize verilme sebebi, sadece takvimi belirleme, yön bulma gibi bilimsel verileri tespit amacıyla değildir. Ayrıca ibret alınması gerekliliğinin de açık bir göstergesidir. "Akletmez misiniz?" sorusunun muhatabı olan insan, aklı ve düşünme melekesini sadece dünyevi zaaf ve bilimin keskin çizgilerinin içine hapsettiği takdirde, bahsi geçen unutuş fiiliyle birebir karşı karşıya kalmayacak mıdır? Unutuş gafil olmak anlamında kullanılacağı gibi kimi zaman kastîdir. İşte en büyük tehlike de kastî tavırdadır. Çünkü bu durumda irade devreye girer ve tercihini yapar. Yaşadığımız dünyanın böylesine bitmeyen bir kaos ortamında bulunmasının sebeplerinden biri de bu bilinçli unutuştur, diyebiliriz. Unutuş öğrendiğimiz bilgilerin ve yaşadığımız birtakım olumsuzlukların unutulması değil, yaratılanın dünyevî her türlü ihtiras ve arzuyu önceleyerek görevlerini ihmal etmesi, yaradılış gayesini unutmasıdır. Yaşadığımız tüm olumsuzluklar, kimim ben sorusunu soramamanın, yaşamanın tıpkı yaradılışımız gibi taklidi yapılamayan bir sanat olduğunu kavrayamayışın ve cevabı yanlış yerde aramanın bedelidir. Unutuşuyla yabanileşen ve vahşet üreten bir varlık olmanın hakkını fazlasıyla veriyor insan. Bunu; unutmak ve hatırlamak arasındaki çizgi üzerinde, kendinden geçme çabası olarak değerlendirebiliriz.


Tahakküm altına alınan toplumların kendilerini tanıyabilme, ifade edebilme, hayat görüşlerini kendi tasarrufları doğrultusunda harekete geçirebilmeleri, bilinç düzeyini ayakta tutabilmekle mümkün olabilir. Bilinç, geleceğimizi ayakta tutabilmemizi sağlayacak olan ana omurgadır. Şimdinin çökmüş olan ve ne yana gideceğini kestiremeyen bilinç düzeyi ile varlık nedenimize dair çözümlemeler yapmanın, sonuç üretmenin ne denli zor olduğunu teslim etmek zorundayız. İnsanın çizgisinden sapmış istikametini yeniden belirleyebilmesi, doğrudan bireyden başlayan ve topluma yayılan tevhit merkezli ıslahat hareketi ile çözüm bulunabilir.


"Bir toplum kendi nefsindekini değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirmeyecektir." Her çağın geleceği bizim bir alt basamağı mıdır. Bizi çepeçevre saran gerçekliği, duru hâliyle görmeye ve ikna olmaya hazır olmak biraz da bu basamakları derinlemesine tetkik etmekten geçiyor, Allah'ın ilmi ile kuşatılmış olan kâinatı okumak, harekete geçmekle mümkündür. İbret olarak bize sunulan ve karşımıza çıkan her olgu, bu tetkik aşamasının birer parçasıdır ve irdelenmeyi hak etmektedir. İlim kalbin körlüğüne ışık tutacaktır. Bize emanet edilenin farkını idrak edebilmek, üzerinde yürüdüğümüz ateşe dökülen su olabilir. Gezegenimizi çepeçevre saran kara duman burnumuzdan verdiğimiz soluktur. Böylesine dehşetli bir tabloyu seyrederken gülümseyen beşer nasıl da mağrur duruyor! Kabil ve Habil'i öldürdüğünde adeta bir domino etkisiyle süreç tüm zamanların üzerine bütün şiddetiyle devrilmiştir. İnsanoğlu yaşadıklarının ibretlik sonuçlarıyla mütemadiyen yüz yüze gelse de, geçmişinden ders almaya niyetli görünmüyor.


Oysa unutuluş, unutuşun karşılığıdır.


Kaynak: Tiryaki, Sabiha İclal, Dikiz Aynasında Kör Nokta, Şiar Dergisi, Sayı 24, Sayfa 46-47, Eylül-Ekim 2019.

1 görüntüleme
Join my mailing list