Fatih Sultan Mehmet Han Konuşuyor

İstanbul'un Fethi'nin 567. yılını idrak ediyoruz. Bu güzel günde ülkemizin yetiştirdiği en mühim mütefekkir adamlarından olan Nurettin Topçu'nun Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin ağzından kaleme aldığı hitabeti sizlerle paylaşıyoruz. Her birimizin kendine düşen payı alması ümidiyle...

Beşyüz yıl önce bana kılıcımın hediyesi olan bu ülkenin semâlarında, bugün nail olduğum "ba'sü ba'de'l-mevt" sırriyle etrafıma bakıyorum. İstanbul, asırların değiştirdiği bir şehir. Evladım taşra mülkünün vârını ona harcamışlar. Onun şimdiki binalarının yanında Topkapı sarayımız, eski bir medrese halinde kalmış. Bizden sonrakiler nefislerine hizmet etmişler. Biz cami, medrese, çeşme, imâret yaptırdık. Onlar köşkler, apartmanlar, devlet sarayları, oyun yerleri yaptırmışlar. Bizim vaktiyle, kıyamete kadar Muhammed ümmetine hayır kasdiyle kurduğumuz vakıfların yerinde, halkın yağmasına vesile olan menfaatler dolaşıyor. Bizim düşmandan aldığımız ganimeti onlar milletten almışlar. İslâm halkının tehlil ve dua ile doldurduğumuz ağızlardan, şimdi hep menfaat ve birbirlerine şekavet yâdı dökülüyor. Yollarını ne kadar şaşırmışlar!


Bu etrafımda gördüğüm kâbuslar nedir? Üç tepede üç Haçlı zaferi görüyorum. Bu şehrin fethine anahtar olsun diye inşa ettirdiğim, büyük Peygamber'in ismini taşla yazan Rumelihisarı'nın üstünde protestanlar nâkus inletiyorlar. Ben keşke orada şehit olsaydım! Belki türbem ahfâdımı bir zilletten korurdu.


Ya Ayasofya'nın minarelerinden ezan sesini kim susturdu? O minarelerde okunan ezân, Allah'ın adı yanında Peygamber'in adını göklere dağıtırken, ecdâdına bağlı ruhlarda beni de düşündürüyordu da ondan mı? Bin haçlı ordusu bunları yapamazdı! Siz nasıl yaptınız? Bunu asıl yapanlar, şimdi hürriyet kahramanları diye başka bir tepede âbide altında defnolunmuşlar; taziz oyunuyorlar.


Heyhat bana, heyhat asil evlâdıma! Bu şehri görmek istemem artık. Ufuklara çevriliyorum. Bakışlarım daha uzaklara dalarak, düşman emelleriyle minarelerinde ezan sesleri susturulman Ayasofya'nın kubbesinden Irak ve Acem'in hudutlarına kadar bütün Anadolu'yu kucakladı. Nice yüzbin şehit kaniyle üzerinde birlik kurduğumuz bu vatan ne kadar perişan olmuş! Kurduğumuz birlikse ayaklar altında. Bir olan Allah'ın adına bağlılık öyle gönüllerden düşmüş ki, hangi emelde birlik gözükmüşse ondan kaçmışlar. Nerede birlik kalmış? Ecdadımın ve benim bir asır döktüğümüz kanların mâyesi birlik yuğuracakken, şehir şehire, köy köye düşman kesilmiş. Allah'a sığınır gibi hasis menfaatlarına sığınan genç ruhlar ise, iki zevk ve devlet şehrinin kapılarından taşra çıkıp halka hizmet emelini kendinde bulamamış; çıksa da yine menfaata secde edip halka belâ kesilmiş. Maarifde mi birlik kalmış? Bizim İstanbul'dan başka, herbirini aynı kültür ve irfan seviyesiyle ihya ettiğimiz Bursa, Konya, Kırşehir, Urfa, Kayseri, Sivas, Amasya medreselerimizin halka dağıttığı nur ve imân yerine, bugün buralarda taassup ve cehâlet hüküm sürüyor. Türk yurdunda kaç türlü mektep var! Semalarına kılıcımla "âmentü" yazdığım şehirde Türk olan lâiklerle müslümanların mektebi, onların da yanında yahudilerin, protestanların, katolik misyonerlerin ve bütün haçlıların mektepleri var. Şaşırmış ahfâdım, bedbaht evlâdım! Ruhlarınız bambaşka makinelerden çıkarken, onlarla aynı millet yapısını yapmak mı istiyorsunuz? Elbette bu imkânsız olur, birlik yerde sürünür. Sizin muazzam birliğinizi yaratan, dünya tarihinden daha azametli tarihiniz dururken, her devriliş devrinde, her inkılâbınızla başka bir millete benzemek istediniz. Kölelerimiz olan zümrelerin herbiri bir millet olup da sizden ayrıldıktan sonra, sizin içinize sokulup, ta bünyenizin içinde yabancı bir millet yarattılar ve yine size, bizleri, sizi bir millet yapan ecdadımızı inkâr ettirerek, size düşman olan bu yabancı varlığa Türk milleti dedirtmek istediler. Sizi de bu varlığs hizmetkâr yapmak hırsiyle çalışanlar, sizden nice kahraman başlar kopardılar. Sizin içinizden namus ve azametinizi temsil edenleri zâlim mahkemelerde mahkûm ettiler; zillete hizmetkâr olanlarınıza ise devletinizi peşkeş çektiler.


Asırlık servileri ecdâdımın ve evlâdımın ruhâniyetini terennüm eden şu kabristâna bakın; meyhane kokuyor. Gaza meydanlarından eserek mescitlerinizi dolduran havâ sizi zehirler olmuş. Måbet sizce yüz karası, ezan sesi düşman sesi demekmiş Fedakârlık hamakat, duygu iffetsizlik sayılmış, mertlik ise size haram olmuş. Merhamet yerini nefsâniyete bırakmış. Âl-i Osmanı evlâd-ı yehûd eliyle tahtından indirmişsiniz. Bize boyun eğmiş olan pespaye barbarların çocukları, zamanımızın sömürge diyarlarının prenslerine bunu revâ görmediler. Kimden intikam aldınız? Ecdadınızdan mı? Şüphe götürmez, gerçek atalarınızdan mı? Mezar taşım sizden daha vefakâr; hiç olmazsa adıma lânet karıştırmadı. Her hakkı, her idrâki çiğneyen varlığınızın bir tek gayesi varmış; saltanatı ortadan kaldırmak. Saltanat... Saltanat nedir, size anlatmalıyım. Çünkü iz'ânınızı çalmışlar. Biz bir ilâhi saltanat kurmak için yaşadık; bu uğurda cihâd ettik. Bu uğurda şiddet kullandık, kendi ailemiz hakkında bile. Biz, saltanat-ı ilâhiyye ile i'lây-ı kelimetullâh uğrunda şiddet kullandık. Sizin bin, yüzbin saltanatınız var: Herbiri bir dünya, bir menfaat, bir fitne saltanatı. Herbiri bin menfaat, bin riya saltanatı: Hukukî saltanatlar, iktisadî saltanatlar, zümrevî saltanatlar ve bu saltanatların milleti parça parça bölen yüzbinlerle esirleri. Biz ilâhi iradenin yalnız bir saltanatını kurmuştuk ve bir olan Allâh'a teslim olmuştuk. Siz, her saltanatı tesis için binlerce zulme uşak, binlerce zâlime esir oldunuz. Siz nefsinizin, siz arzın, siz halkın ve siz herşeyin kölesisiniz! Biz, devletteki birliği yıkıcı eşkiyâ başlarını keserdik. Siz, eskiyânın eliyle milletin en ulvî başlarını düşürdünüz. Bu ulvî başı koparıp, binbir belâ olan, binbir ejderha başı yarattınız. Şimdi kim kime esir oldu? Ruhlarınızda saltanat kuran kâbusun pençesinde iken, kendi hürriyetinize beyhude inanmak için çırpınıyorsunuz. Lâkin idrâkinden artık uzaklaştığınız bir şeyi, ve bu bir şeyle birlikte herşeyi kaybettiğinizi de hissediyorsunuz. Mâbetler anbar yapılıp âyetlerin üzerinde bitler dolaşırken, nice sultanlarınız beton saraylarda, devirmekliğime feleğin vefa etmediği Batı Roma çocuklarının terennümlerini mırıldanıyor! Koca Sinan'ın Allah'a el ve kanat açan âbidesi olan mabedin kapısında, üç kıtada kalkan kullanmış ataların bedbaht evladı, mihraba doğru tükürüp geçen İslâm çocuğunun lâkayt nazarları önünde, gökgözlü haçlı çocuklarının ayaklarına kadar eğilmiş, terlik çeviriyor!


Heyhât! heyhât! Kapansın bu perdeler! Örtülsün bu manzara!


Yerde duran haysiyeti kaldırmak istiyorsanız, size bir cihât yaraşır. Öyle bir cihat açmalısınız ki, onda disiplin şuursuzluğa, huzur ihtirasa feda edilmesin. Ahlâk kaidesizlikle, Allah ümitsizlikle çiğnenmesin. Vicdanlar kin ve gayza hasret çekmesin.


Bu cihadın ilk şartı: Birleşin ve bir kılıcın üzerine yemin ediniz. Bu kılıç imanla irfandan yapılmış olsun! Bu kılıç elinizde olduğu halde, Hakk'a saldıranlara yürüyün! Mesuliyetsiz vicdanlara, hayâsız alkışlara doğru yürüyün! Hesapçı korkulara, yalancı maskelere doğru yürüyün! Yürüyün, bunlar yıkılsın artık!


Yürüyün, putlar kırılsın artık!


Ancak o zaman benim ve şerefli evlâdımın çocukları denmeye hak kazanacaksınız! Kılıcım size emanet olsun!


Komünizme karşı mücadele, yıl: 2, sayı: 33, 1 Nisan 1952;

İslam dünyası, sayı: 3, 11 Nisan 1952.

"Fatih Sultan Mehmet Han'ın hitabı" başlığıyla Serdengeçti, sayı: 15-16, Mayıs-Haziran 1952

(Üç nesir de imzasız yayınlandı.)


(Yazı aslı gibi alınmıştır, imlâ hataları göz ardı edilmiştir.)


Kaynak: Topçu, Nurettin, Büyük Fetih, Dergâh Yayınları, s. 81-84, 9. Baskı, İst., 2014.

35 görüntüleme
Join my mailing list