İslâmiyet ve Hümanizm

Herşey Allah’tan gelip, tekrar ona dönmektedir. Mademki Allah, dünya nimetlerini kullarına helâl kılmıştır, bu nimetlerden en iyi şekilde, münasip miktarda, kendini kaptırmadan faydalanmak, Müslümanların vazifesi. Nitekim, bolluk içindeyken Allah’a şükretmek, mihnetlere sızlanmadan katlanmak da dinin icaplarıdır.


Sünni itikadına göre bizim din dışı saydığımız sanatlar ve ilimlerin hepsi peygamberlerden kaynaklanmaktadır. Vahy yoluyla gelen kanunları kendilerine bildirilen peygamberler olmasa, insanlar cemiyet halinde yaşamayı beceremeyeceklerdi. İnsanların cemiyet içinde şu veya bu işi yapmaları, zenginin dilenciye para vermesi Allah’ın iradesiyle olduğu gibi, ülkede olup biten herşeyin tek hakimi yine Allah’tır.


Her insanın iyi veya kötü olarak hayatı çizilmiş ve kaderi önceden tayin edilmiştir. Mü’min’in vazifesi Allah’a ibadet etmek, sabretmek, kendini tamamen ona adamaktır. Böylesine kaba hatlarıyla özetlenince sünni İslâm itikadı köklü bir anti-hümanizm belirtmiyor mu? İslâm ümmeti ebedi bir kıyamet korkusu içinde yaşamaya mahkum değil mi? Fil hakika, İslâm’ın fatalizmi deyip çıktığımız, gerçekte ilahi iradeye iman ve teslimiyetten ibaret olan akide, herşeyden önce kaza ve kadere tabiyet demektir. Dünyanın hiçliğini idrak. Demek ki, medeniyet ve kültürlerin değeri çok nisbi. Hepsi de çekici olabilirler ama hiçbirinin mutlak bir değeri yok. Olsalar da olur olmasalar da…