İlk Müslüman Türk Devleti Nasıl 7 Asır Ayakta Kaldı?

8-14. asırlar arasında hüküm süren İtil (Volga) Bulgar Devleti'nde suçluya taviz vermeyen bir sosyal adalet düzeni ve ticaretin canlandırılarak halkın refahının gözetildiği bir iktisadî sistem işletilirdi. İşte bu sıra dışı devleti 7 asır ayakta tutan sırlar...

İtil (Volga) Bulgar Devleti, Karadeniz'in kuzeyinde, Volga Nehri bölgesinde, 8. yüzyılın ilk yarısında Ogur (Bulgar) Türkleri tarafından kurulmuş ilk Müslüman Türk devletlerindendir. 1399 yılında yıkıldığı düşünülürse, Osmanlı Devleti kadar uzun ömürlü bir devlet olduğu anlaşılır.


500 bin aileden oluşan İtil Bulgar halkı, Hazar Denizi'ne dökülen ve Hazarlar ile Slavlar arasında sınır oluşturan İtil Nehri kıyısında yaşardı. Bir kısmı çadırlarda ikamet ederdi, bir kısmı da göçebeydi. İtil Bulgar hükümdarı da kendisi için özel olarak yapılmış çok büyük bir çadırda yaşardı. O kadar büyüktü ki bu çadır, içine 1000 kişiden fazla insan sığabiliyordu. İçi Ermeni kumaşlarıyla döşenmiş olup ortasında hükümdarın oturduğu taht bulunurdu. İtil Bulgar halkının sosyal ve iktisadî hayatıyla ilgili şaşırtıcı âdet ve kanunlar, Müslüman Türk devletleri tarihinde önemli bir yere sahip olan bu toplumun nasıl 7 asra yakın bir süre ayakta kaldığı sorusunu aydınlatan ayrıntılar barındırıyor.


Adalete dayalı sosyal hayat


• Kızartılmış et, ekmek ve darıdan yapılmış yemekler yerlerdi. Ormanlarda bulunan arı yuvalarından bol miktarda bal elde ediyorlardı. Bu yüzden baldan yaptıkları, sücüv (sücü) adı verilen şerbeti oldukça fazla tükettiklerini biliyoruz. Yemeklerinde balık yağı kullanırlar; arpadan çorba yaparlar, bu çorbayı bazen teke başı ile pişirirlerdi. Arpayı etle pişirerek yaptıkları yemekler de olurdu sofralarında.


• Âdetlerine göre, erkek çocuk, dedesi (babasının babası) tarafından yetiştirilirdi. Bir kişi öldüğünde ise ona çocukları değil, kardeşleri mirasçı olurdu.


• Köpek havlamasını uğurlu sayarlar, köpeklerin uluduğunu duyduklarında çok sevinirler ve o senenin bolluk, bereket ve barış yılı olacağını düşünürlerdi.


• Bir çadıra yıldırım düşerse kimse o çadıra yaklaşmaz; içinde bulunan insan, eşya ve diğer şeyler terk edilirdi. Böyle davranmalarının nedeni, yıldırım düşen çadırın içinde yaşayan kimselerin Allah'ın gazabına uğradıklarına inanmalarıydı.


• Biri kasten adam öldürürse, kısas uygulanmak suretiyle o da öldürülürdü. Kaza ile öldürürse, kayın ağacından bir sandık yapılır, katil bunun içine konulup yanına üç somun, biraz da su bırakılır, sandığın üstü çivilenerek ağaçların arasına asılırdı. Böylece ölüme terk edilirdi.


• Zina yapan kişinin cezası çok ağır olurdu. Bu suçu kim işlemiş olursa olsun, kesinlikle öldürülürdü. Zina yapanı dört kazığa el ve ayaklarından bağlarlar, sonra boynundan ayaklarına kadar balta ile yararak iki parçaya ayırırlardı. Sonra da her bir parçayı bir ağaca asarlardı. Bu cezayı kadın, erkek fark etmeksizin uygularlardı. Hırsızlık yapanı da zina yapan gibi öldürürlerdi. Arap seyyahı İbn Fadlan, Bulgar Türkleri arasında 5 bin kadın ve erkekten müteşekkil "Barancer" adıyla bilinen bir ailenin topluca İslamiyete girdiklerini ve namaz kılmak için kendilerine ahşaptan bir cami yaptıklarını kaydeder.


Ticaretle güçlenen iktisadî hayat


• Bulgar Türklerinin çoğu ticaret yapmak suretiyle geçimlerini sağlıyorlardı. Bu bakımdan tüccar bir millet olduklarını söyleyebiliriz. Hazarlar ve Ruslar gibi komşu ülkelerden koyun ile samur ve siyah tilki kürkü satın alırlar, bunları kendi ülkelerinde satarlardı.


• İtil Nehri yakınında sık sık kurdukları panayırda değerli mallar satılırdı. Burada esir ticareti de yapılıyordu.


• Civardaki ülkelerden Bulgar Türklerinin ülkesine bir ticaret gemisi gelirse, hükümdar gemiye çıkarak adamlarına gemideki eşyayı ve malları saydırtır, 10'da 1'ini gümrük vergisi olarak alırdı. Eğer yabancı tüccarlar satmak için köle getirmişlerse, hükümdar her 10 köleden birini vergi olarak alırdı.


• Önceleri kendilerine ait paraları bulunmuyordu. Bu dönemde ticarette bulundukları ülkelere çok değerli samur kürkleri verir, karşılığında gümüş ve altın paralar alırlardı.


• Ülkeleri son derece ormanlık ve yeşillik olup bol yağış alır, pek verimli topraklardan oluşurdu. Birçok yerde fındık üretimi yapılır; ayrıca buğday, arpa, darı ve mercimek bol miktarda üretilirdi. Halk yetiştirdiği mahsulden vergi vermezdi; ancak her evden hükümdar adına yılda bir samur kürk alınırdı.


• Düğün yapan veya bir davet veren kişinin verdiği ziyafete göre hükümdara bir hisse ayırması, özellikle bal şerbeti (şarabı) ve bir miktar buğday vermesi mecburi idi. Ayrıca hükümdar, evlenen erkekten bir at alırdı.


ÖLÜNÜN ARDINDAN İKİ YIL MATEM TUTULURDU


Biri öldüğü zaman cesedini yıkar, sonra cenazeyi önünde bir bayrak bulunan ara baya koyup gömecekleri yere götürürlerdi. Oraya varınca cenaze arabadan alınıp yere konulur, etrafına bir çizgi çizilirdi. Sonra da cenaze çizginin dışına alınır, işaretlenen yere mezar kazılı, bir de lahit yapılarak defin gerçekleştirilirdi. Ölünün silahları da kabrinin etrafına konulurdu. Ölenin arkasından yalnız erkekler yüksek sesle bağırarak ağlarlardı. Ayrıca ölen kişinin çadırının kapısı üzerine mutlaka bir bayrak dikilir: sonra matem tutulur, iki sene müddetle devam ederdi. İki yılın tamamlanmasından sonra çadırın kapısının üzerindeki bayrak indirilir ve uzayan saçlar kesilirdi. Akrabaların matemden çıktıkları anlaşılsın diye ziyafet düzenlemeleri âdettendi. Dul kalan eş ancak matem bittikten sonra evlenebilirdi.


Kaynak: Kesik, Muharrem, İlk Müslüman Türk Devleti Nasıl 7 Asır Ayakta Kaldı?, Derin Tarih Dergisi, s. 26-27, Aralık 2019.

13 görüntüleme0 yorum
Join my mailing list