İslâm Şahsiyeti Sergilemek

Hiç şüphesiz insanlar karakter ve şahsiyete hayran olur, karakter ve şahsiyetin peşinden giderler. Çünkü sağlam bir şahsiyetin sergilediği en küçük hâl ve davranış bile, bâzen en beliğ sözlerden daha tesirlidir.

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizi (sav) alemlere rahmet olarak göndermiştir. O, 1400 sene evvelinden kıyâmete kadar en alt kademeden en üst kademeye her meslekteki insana fiilî kıstas, yani emsalsiz bir numûne, bir muallim ve rehberdir. O'nun her hâli, söz ve davranışı; bugünkü psikoloji ve pedagoji ilimlerinin ulaşabildiği noktanın da zirvesini teşkil eder. Allah Rasûlü (sav)'i kendisine kıstas alan mü'minin gönlü, solmaz bir saâdet bahçesidir. Nitekim İslâm hukuk metodolojisinin meşhur sîmâlarından Karâfî:


"Rasûlullah 'in başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, yetiştirmiş olduğu Ashâb-ı Kirâm, Allah Rasûlü'nün nübüvvetini ispâta kâfî gelirdi." demiştir.


Zira Peygamber Efendimiz (sav)'in teşrifinden evvel güçlünün güçsüzü ezdiği, günahsız ve masum kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, cehâlet karanlıklarına dalmış olan câhiliye toplumu, Allah Rasûlü'nün dünyayı şereflendirmesiyle kıyâmete kadar hayırla yad edilecek fazilet toplumuna dönüştü.


Bu toplumun en önemli gayesi, fazilet, ahlâk ve şahsiyette örnek müslüman ve ideal insan seviyesine ulaşmaktı. Nitekim Ashâb-ı Kirâm Efendilerimizin, bu ideale ulaşmak için ne büyük bir gayret ve hassasiyet içinde olduklarına dâir sayısız misal vardır. Bunlardan biri olan şu hadise, ne kadar ibretlidir:


Sahâbeden Cerîr bin Abdullah (ra) bir at satın almak istemişti. Beğendiği bir at için satıcı beş yüz dirhem fiyat teklif etti. Cerîr (ra) bu ata altı yüz dirhem verebileceğini, hatta sekiz yüz dirheme kadar fiyatı yükseltebileceğini ifade etti. Çünkü atın gerçek değeri daha yüksek olup, satıcı bunun farkında değildi.


Kendisine:


"-Atı, beş yüz dirheme satın alman mümkün iken, niçin sekiz yüz dirheme kadar fiyatı yükselttin?" diye soruldu.


Cerîr şu muhteşem cevabı verdi:


"-Biz alışverişte hile yapmayacağımız husûsunda Allâh'ın Rasûlü'ne söz verdik."*


Onlar, Allah Rasûlü'nün mânevî terbiyesi altında yetişip gönüllerine nakşettikleri İslâm şahsiyet ve vakârını, hâl ve hareketleriyle sergileyip, ondan mahrum bulunan bütün gönüllere ulaştırabilmenin aşk ve gayretiyle bir taraftan Çin ve Semerkant'a, bir taraftan da Dağıstan ve Kazan'a kadar gitmişler, ulaştıkları bu yerlerde de dâimâ İslâm'ın güler yüzünü sergilemişlerdir.


Böylece İslâmî güzelliklerden bîhaber ve mahrum kalarak taşlaşmış olan nice vicdanlar, onların güzel ahlâk ve fazîlet numûneleriyle îman bağının hoş kokulu nâdide çiçekleri olmuşlardır.


Hiç şüphesiz insanlar karakter ve şahsiyete hayran olur, karakter ve şahsiyetin peşinden giderler. Çünkü sağlam bir şahsiyetin sergilediği en küçük hâl ve davranış bile, bâzen en beliğ sözlerden daha tesirlidir. Nitekim şu hâdise, bunun bâriz bir misâlidir:


Gönlü İslâm'ın güzellikleriyle yoğrulmuş, kumaş ticâreti ile uğraşan müslüman bir tâcir, günün birinde kumaşlarını bir gemiye yükleyerek Endonezya'ya gider ve oraya yerleşerek ticaretine orada devam eder.


Getirdiği kaliteli kumaşlar tam da halkın aradığı cinstendir. Kendisi ise kanaat sahibi bir mü'min olduğundan; "Varsın kazancım az olsun, lâkin temiz ve helâl olsun." düşüncesindedir. Bu sebeple gabn-i fâhiş denilen, bir malı değerinin çok üstünde satmaya hiç meyletmez. Kısa zaman da zengin olma hayal ve hırsına asla kapılmaz.


İşe geç geldiği bir gün, tezgâhtarın sattığı mallardan çok yüksek bir kâr elde ettiğini görür ve bunun üzerine tezgâhtar ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:


Hangi kumaştan sattın?"


"-Şu kumaştan efendim."


"-Kaça sattın?"


"-On akçeye."


"-Nasıl olur? Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Adamcağızın bize hakkı geçmiş. Görsen tanır mısın onu?"


"-Evet, tanırım!"


"-O hâlde hemen git ve o müşteriyi buraya getir. Vakit kaybetmeden onunla helâlleşmem lâzım."


Tezgâhtar gider, müşteriyi bulup getirir. Dükkân sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, kendisinden helallik ister ve tezgâhtar tarafından alınan fazla parayı da müşteriye uzatır. Müşteri ise daha evvel hiç karşılaşmadığı bu güzel muâmele karşısında büyük bir hayret içindedir. Kendi kendine; "Hakkını helâl et?" cümlesindeki derin mânâyı kavramaya çalışır.


Bu hâdise kısa sürede dilden dile dolaşır. Çok geçmeden de kralın kulağına kadar ulaşır. Sonunda kral, kumaş tüccarını saraya çağırır ve:


"-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük!.. Sizin bu hâliniz, bize bir muammâ oldu. Bunu izah eder misiniz?” diye sorar.


Tüccar ise kemâl-i edeple:


"-Ben bir müslümanım. İslâm'da ise mülk, Allâh'ındır. Kul sadece bir emanetçidir. Ayrıca İslâm'da haksız menfaat, fâiz, istismar, gabn-i fâhiş (kandırmak sûretiyle değerinin çok üstünde satış yapmak) ve toplumun zararına olan bütün satışlar yasaktır.


Bu alışverişte ise müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram karışmıştı. Ben sadece bir yanlışı düzelttim." diyerek cevap verir.


Bunun üzerine kral:


İslâm nedir, müslüman olmak neyi gerektirir?" gibi soruları peş peşe sıralamaya başlar.


Tüccar da soruları birer birer en güzel bir üslûp ile cevaplandırır.


Böyle bir dinin varlığını bu hasbihâl ile ilk defa duyan kral, fazla vakit geçirmeden İslâm ile şereflenir. Daha sonra kısa bir müddet içinde halk da müslüman olur.**


İşte dünya devletleri içinde -yaklaşık 250 milyonluk- en yoğun müslüman nüfusuna sahip olan bugünkü Endonezya'nın İslâm'ı kabul etmesindeki sır, belki de sadece bu beş akçelik kumaş ticaretinde sergilenen İslâm ahlâkıdır. Müslüman tâcirin yaptığı şey ise:


İslâm şahsiyet ve vakârını temsil ederek İslâm'ın güler yüzünü ve rûhânî dokusunu fiilen sergilemektir.


* İbn-i Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1389, IX, s. 454 vd.

** Mehmet Paksu, Îman Hayata Geçince.


Kaynak: Topbaş, Osman Nuri, Bir Nasihat, Binbir İbret, Erkam Yayınları, s. 119-123, İstanbul, 2018.

9 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Join my mailing list