İslam Tasavvufu'ndan Pozitif Psikoloji'ye

Her canlı grubunun kemâl bulmuş hâli vardır; taşların mercandır, bitkiler gibi kök salar, bitkilerin hurma ağacıdır, hayvanlar gibi dişisine duhul ederek ürer, hayvanların attır, insan gibi rüya görür ve insanların kemâl bulmuş hâli Hz. Peygamber (sav)’dir, her kim O’na (sav) yaklaşırsa yaklaştığı kadar rûhî anlamda huzur bulur ve sîreti de sûreti gibi insan olur.

Bilindiği üzere, son yıllarda sıkça dile getirilen ve son olaylardan sonra sosyal hayatın sınırlandırılmasıyla birlikte gündemde olan bir mesele var. İnsanın neler ile mutlu olabileceğini araştıran, bulmaya çalışan pozitif psikoloji. 1990’lı yıllardan itibaren başlayan bu akım hümanistik psikolojinin bir alt dalı olarak düşünülebilir. Eğitimden ekonomiye, yönetimden sağlığa kadar birçok alanda karşımıza çıkıyor. Pozitif psikolojinin kurucusu ise Seligman adında Batılı bir psikolog. Anlayacağınız diğer konularda olduğu gibi psikolojide de yine bir eziklik duygusuyla bizde insan ruhuna dair bir mesele yokmuşçasına Batı kaynaklı bir bilgi alanı açılmış. “İnsan insanın kurdudur.” sözünü söyleyen Hobbes’ı yetiştiren Batı, insana dair dünyaya ne verebilir, sormak gerek! Konuyu fazla dağıtmadan devam edelim. Pozitif Psikoloji gibi bir arayışın içine insanlar neden girdiler, böyle bir alana neden ihtiyaç duyuldu, insanlar önceki yıllarda neden böyle bir arayış içine girmediler; hepsine bakalım.


Bugün insanların daha konforlu bir hayat için çok yemek, daha iyi giyinmek, daha büyük evlerde oturmak gibi nefsini ne kadar çok tatmin etse o kadar mutlu olacağı bir atmosfer var. Elbette insan güzel giyinmeyi, iyi evlerde oturup, iyi arabalara binmeyi arzulayabilir; bunda bir sakınca yoktur fakat bütün bunları hayatın gailesi haline getirdiği vakit hayat rayından çıkmaya başlar. Şu an olduğu gibi. Bu saydıklarımıza sahip olmak için elbette dolgun bir maaşa, kallavi bir makama da sahip olmak gerek. İşte burada arzu edilen hayat kalitesi araç değil amaç ise ona giden yolların nasıl olduğuna da pek bakılmaz. Yalnızca rüşvet, adam kayırma gibi günahlar değil, bunlarla birlikte gece gündüz çalışmak, çevredeki insanlardan bazen kendinden bile bîhaber olmak, oturup kendinden gördüğü bir insanla kısa süreli de olsa muhabbet edememek gibi insânî vasıflarını yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Bu arada rûhî olarak sıkıntıya giren insan bunun nasıl düzeleceğine dair fiilî değilse bile düşünceleriyle arayış içerisine girer.


Daha önceki yıllarda sanayi toplumunun dünya üzerinde artmasıyla birlikte bu sorunlar olsa da özellikle son yıllarda global bir köy haline gelen dünyada çoğu toplum bu hale doğru evrilmeye başladı. Bunun çözüm yolu olarak da yine yemek, giymek, ev, araba almak gibi maddî hazlara kendilerini verdiler ki bu içinden çıkılmaz halden kurtulabilsinler. Tabi bu durumda psikolojide hedonik adaptasyon ismi verilen, kanıksama hali başlar. Her insanın yaşadığı maddî hazların bir süre sonra o fiile devam etse dâhi ilk günlerdeki gibi olmadığı anlaşılır. Yani maddiyatın getirdiği hazlara bir süre sonra alışılır, insana gerçek anlamda tazeleniş hissini veren maneviyatın getirdiği hazlardır. Her an Rabbimiz’in huzurunda olmanın farkına varmak, dua ederken bizim gücümüzü yetiremediğimiz şeylerin kabul edileceği bilinciyle yaşamak bize asla eskimeyecek, her seferinde ilk kez oluyormuş gibi bir manevi haz verecektir.


Her canlı grubunun kemâl bulmuş hâli vardır; taşların mercandır, bitkiler gibi kök salar, bitkilerin hurma ağacıdır, hayvanlar gibi dişisine duhul ederek ürer, hayvanların attır, insan gibi rüya görür ve insanların kemâl bulmuş hâli Hz. Peygamber (sav)’dir, her kim O’na (sav) yaklaşırsa yaklaştığı kadar rûhî anlamda huzur bulur ve sîreti de sûreti gibi insan olur. İslam’ın şartlarını yerine getirmek, amel-i salihe devam etmek, müminlere karşı hoşgörülü, İslam düşmanlarına karşı öfke duymak da insana huzur hâlini pek tabi verir. Bunları hayatın her safhasına aktarıp yaşamak içinse ihlas yani onu insana veren tasavvuf gerekir. Zaten tasavvuf da Resulullah Efendimiz (sav)’in bâtını, iç alemidir. İç alemini düzelten bir mümin içinse hayatın gailesi dünyevi lezzetler değil, onu Rabbi’ne yaklaştıran amellerle birlikte mânevi hallerdir. Bu halleri kontrol etmekle insan kendini bilir ve Allahu Teâlâ’yı tanır. İmamı Rabbani Hz. Mektubat’ında şöyle buyurmuşlardır: “Meşâyıh-ı kirâmdan birçoğu muhâsebe yolunu seçmişlerdir. Her gece, yatacağı zaman, o gün yapmış olduğu işlerini, sözlerini, hareketlerini, hareketsizliklerini, düşüncelerini, her birinin niçin olduğunu anlarlar. Kusurlarını ve günahlarını temizlemek için, tövbe ve istiğfar ederler. Allahu Teâlâ’ya boyun bükerler, yalvarırlar. İbadetlerini ve iyiliklerini de, Allahu Teâlâ’nın hatırlatması ve kuvvet vermesi ile olduğunu bilirler. Bunun için Hak Teâlâ’ya hamd ve şükür ederler.” Evet bu mühim sözlerden de anlaşılacağı üzere insan kendini, iç alemini devamlı kontrol etmeli, neyi niçin yaptığının farkında olmalı ve hataya düştüğünde hemen onu bırakmalıdır. Bu şuur hali insanın ruhuna ister istemez sirayet eder ve hüzünlü zamanlarında dâhi huzurlu olur.


Kaynak: İrez, Enes Selim, İslam Tasavvufu'ndan Pozitif Psikolojiye, Seriyye Dergisi, Kasım 2020.



86 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Join my mailing list