II. Abdülhamid'in Eğitim Anlayışı ve Uygulamalarına Birkaç Örnek

"Öğretmenlerin asli vazifeleri, dersleri tatlı bir dil, yumuşak bir tavır ve güleryüzle anlatmak ve öğrencileri bilgilendirmektir. Eğer disipline aykırı davranışlarda bulunanlar olursa, öğretmenin yapacağı şey, durumu idareye bildirmekten ibarettir. Bunu yapmayıp, derste veya başka herhangi bir yerde öğrenciyi dövmek veya tahkir etmek kurallara aykırıdır. Dolayısı ile görevden alınmıştır"

Sultan Hamid döneminin eğitim ve öğretim anlayışı hakkında bilgi sahibi olmamıza ve buradan yola çıkarak fikir üretmemize imkân sağlayan birkaç arşiv belgesinden de söz etmek gerekir. Bunlardan biri öğretmen maaşları ile ilgili. Buna göre; 1875 mali iflasından sonra ülkenin ekonomisi zor duruma girmişti. Bunun bir sonucu olarak alınan tasarruf tedbirleri kapsamında öğretmen maaşları da 800 kuruştan 595 kuruşa düşürülmüştü. Fakat bir süre sonra bunun yanlışlığı fark edildi. Okulların öğretmensiz kalma ihtimali ortaya çıktı. Dolayısı ile karar düzeltildi. Temmuz 1877 itibariyle maaşlar yeniden arttırıldı. Bu zam yapılırken 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştı ve savaşın ortasında öğretmen maaşları kıdeme göre 750 kuruş ile 1500 kuruş derecesine çıkarıldı. Zammın gerekçesi olarak, "bir taraftan yeni okullar açıp maarifin gelişmesine çalışırken, diğer taraftan mekteplerin kapalı kalmasına yol açacak ve çocukların maarifin nimetlerinden yararlanmasının önüne geçecek bir vaziyete meydan verilmemesi için öğretmen maaşları arttırılmıştır" deniyordu. Bu örneğin gösterdiği gibi, ülke insanının maarifin nimetlerinden yaralanabilmesini sağlamak II. Abdülhamid döneminin eğitim politikalarının temelini oluşturmuştur. Zaten Sultan Hamid'in ismi eğitim faaliyetleriyle birlikte anıldığında "maarifperver padişahımız" ifadesi sıkça kullanılırdı.


Değineceğimiz diğer husus da çok önemli. Malum olduğu üzere eski dönemlerde çocuğunu okula gönderen bir velinin "eti senin kemiği benim” diyerek çocuğunu öğretmene teslim etmesi söz konusuydu. Dolayısı ile okullarda öğrencilerin öğretmenlerce dövülmesi çok da yadırganmazdı. Ama vereceğimiz bu örnekte, Sultan Hamid döneminde öğrencinin okulda şiddete maruz kalmasının devlet nezdinde hiç de onaylanmadığını göreceğiz. Mesele şudur: Mekteb-i Harbiye öğrencilerinden Kamil Efendi'nin annesi 12 Mayıs 1880 günü Üsküdar Mutasarrıflığı'na giderek bir şikâyet dilekçesi vermiştir. Buna göre Mekteb-i Harbiye öğretmenlerinden Yarbay Kamil Bey, ders esnasında gülen Kamil adlı öğrenciye galiz sözler sarfetmiş ve birkaç da tokat vurmuştur. Aradan yedi sekiz gün geçince de dayak yiyen öğrenci hayatını kaybetmiştir. Öğrencinin annesi oğlunun yediği tokatlar yüzünden öldüğünü ileri sürerek gerekenin yapılmasını istemektedir.


Kurulan bir tahkik heyeti meseleyi araştırır. Dayak olayı doğrudur. 31 Mart Pazartesi günü meydana gelen bu hadiseden sonra öğrenci Kamil herhangi bir şikâyette bulunmamış, hafta sonunda ise diğer öğrenciler gibi evine izinli çıkmış, Cuma günü ise okula dönmüştür. Kamil Cumartesi günü hastalanarak mektebin hastanesine yatırılmış ve bir akrabasının isteği ile evine gönderilmiştir. Bir kaç gün sonra ise Kamil'in hayatını kaybettiği görülmektedir.


Öğrencinin annesi oğlunun yediği tokat yüzünden öldüğünü ileri sürmektedir. Bu aşamada annenin şikâyeti geçiştirilmeyip işin üzerine gidilmiş, doktorlar cesete otopsi yapmışlar ve ölümün dayaktan değil tifo hastalığından kaynaklandığını tespit etmişlerdir. Bu şekilde öğretmenin ölümden sorumlu olmadığı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Fakat olay burada kapanmaz. Mesele Adliye Nezareti'ne intikal ettiğinden ve Kamil Bey dayak attığını kabul ettiğinden kendisine gerekli ceza verilecektir. Ama öğretmene verilen ceza bununla sınırlı kalmaz, okuldaki görevine de son verilir. Bu yapılırken gösterilen gerekçe çok önemlidir ve sadece o dönem için değil her dönemde örnek olması gereken bir mantık içerir: Gerekçede şöyle denmiştir: "Öğretmenlerin asli vazifeleri, dersleri tatlı bir dil, yumuşak bir tavır ve güleryüzle anlatmak ve öğrencileri bilgilendirmektir. Eğer disipline aykırı davranışlarda bulunanlar olursa, öğretmenin yapacağı şey, durumu idareye bildirmekten ibarettir. Bunu yapmayıp, derste veya başka herhangi bir yerde öğrenciyi dövmek veya tahkir etmek kurallara aykırıdır. Dolayısı ile görevden alınmıştır". Böyle bir gelişmenin yaşanmış olması tabii olarak bu dönemde bir daha hiç dayak olayı meydana gelmedi şeklinde bir hüküm vermeyi gerektirmez. Ama bu örnek gösteriyor ki, Sultan Hamid döneminde okullarda çocukların dövülmesi devlet nezdinde tasvip görmemektedir. Bu da önemsenmesi gereken bir davranış biçimidir.


3 Aralık 1889 tarihli bir belge yine, Sultan Hamid'in eğitim anlayışı ve uygulamaları hakkında çarpıcı bir bilgi vermektedir. Buna göre, Mekteb-i Sultani öğrencilerinden Feyzi adında birisi öğretmenini ölümle tehdit etmiş, üstelik bununla yetinmeyerek tabanca ile bir el ateş etmişse de araya girenlerin müdahalesiyle isabet ettirememiştir. Mektep müdüriyeti, bu tür olaylarda mahkemece verilen cezaların çok hafif olduğu için, son zamanlarda öğretmenlere yönelik saldırıların iyice arttığını çeşitli örnekler vermek sureti ile Padişah'a duyurmuş ve meseleye bir çözüm bulunmasını istemiştir. II. Abdülhamid ise konuyu Bakanlar Kurulu'na ileterek bulunacak çözümün kendisine bildirilmesini emretmiştir.


Hükümet meseleyi ele almış ve yaşanan hadiselerin disiplinsizlikten kaynaklandığı kanaatine varmıştır. Hükümet bu durumun giderilebilmesinin ancak, mektep idaresinden anlayan, otoriter ve sözünü dinletebilir bir askerin müdürlüğe getirilmesi ile mümkün olabileceğine karar vermiştir. Hükümetin bu kararının yürürlüğe girebilmesi için Padişahın onayı gerekmektedir. Konu bu şekliyle II. Abdülhamid'in önüne gelince Padişah, Mekteb-i Sultani gibi ülkenin gözbebeği bir eğitim kurumunun müdürlüğüne bir askerin tayin edilmesini uygun görmemiş ve halihazırdaki müdür İsmail Bey'in görevine devam etmesini emretmiştir. Bu arada mahkemelerin verdiği cezaların azlığından dolayı artan disiplinsizlik olaylarının önüne geçilebilmesi için de, bu tür harekette bulunan öğrenci olursa bunların sivil mahkeme yerine, başkalarına da örnek olacak tarzda askeri mahkemede yargılanmalarının doğru olacağı kararını vermiştir. Esas itibari ile, burada meydana gelen hadise okulun disiplininden öte mahkemeleri ilgilendiren bir zabıta olayı niteliğindedir. Dolayısı ile müdürü değiştirmek yerine meseleyi mahkemeye intikal ettirmek daha uygun görülmüştür. Ama sivil mahkemeler bu tür olaylarda hiç bir caydırıcı yönü olmayacak tarzda çok hafif cezalar vermektedirler. Böyle olunca da benzer harekette bulunanların, örnek teşkil edecek tarzda, askeri mahkemede yargılanmaları pratik bir çözüm olarak düşünülmüştür.


II. Abdülhamid bu kararı ile, Mekteb-i Sultani gibi ülkenin en önemli eğitim müesseselerinden birinde disiplin uğruna uzmanlığın feda edilemeyeceğini ortaya koymuş olmaktadır. Bir okulda disiplinin hâkim olması muhakkak ki önemlidir. Ama ondan daha da önemlisi eğitim faaliyetlerinin meslekten kişiler tarafından yürütülmesidir.


Kaynak: Engin, Vahdettin, Bir Devrin Son Sultanı II. Abdülhamid, Yeditepe Yayınları, s. 113-117, 1. Baskı, Ocak 2017

7 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör