Kültürel İşgal

İster kızalım, ister tasdik edelim, şurası bir gerçektir ki; bu televizyon ve onun ardılı sanal alem hakikatli bir beladır. Ve evlerimizde pikselleri, boyutları, kalitesi vesairesiyle kapladığı zaman ve mekân gittikçe büyümektedir. Yakın zamanda komple salonumuzun bir duvarını kaplayacak, bununla da yetinmeyecek, hayatımıza çoktan girdiği ve yönettiği yetmezmiş gibi üç boyut halini alarak bizi kendi hayatının içine çekecektir. Yarı sanal büyüyen çocuklarımız veya onların çocuklarının dimağlarında gerçeklik kavramı anlamını yitirecek ve hedonizm üzere kurulu bu üç boyutlu dünyadan dışarı adımını atmak istemeyecekler, yıllar önce filmini yaptıkları Matrix dünyasına beynini bağlamış milyarlarca et yığını haline geleceklerdir.

...


"Kavmin en rezilleri onların efendileri olduğunda kıyameti bekleyin" diyor ya bir hadisi şerif. Ahval kısmen bunu andırıyor. Efendi demek ille devlet, amir demek değil. Peşinden gidilen, kendine tabi olunan kim varsa hepsine şamil. Toplumumuzda hakiki efendilere rağbet olsa da umumi ahvale baktığımızda toplumun aktrist, şarkıcı, futbolcu vb. gibilerine ilim adamlarından daha çok rağbet ettiğini müşahede etmekteyiz. Magazin dünyası denen âlemde içki, uyuşturucu, zina, aldatma, boşanma gibi topluma muzır davranışların örnek olması bu hadisi şerifin tecellisi olarak karşımıza çıkıyor.


En başta ve birinci olarak da televizyonu evimizde baş tacı etmemiz efendilerin en üstünde neyin olduğunu göstermekte... Çocuk eğitiminden, ailevi ilişkilere kadar zararlarının saymakla bitmediği televizyonun salonumuzun başköşesinde yer alması ve hemen her akşam tüm ailenin çevresinde toplanıp heyecan ve metafizik ürperti içeren bir sükût ile izlemesi hayatımızı nasıl şekillendirdiğinin apaçık delili.


Bu arada izleme tabirine de dikkat çekmek gerekiyor. Mesela Almancada olduğu gibi "bakmak" veya "görmek" fiili kullanılmıyor dilimizde. Arapçada ise şahit olmak fiili kullanılmakta. Türkçede ise iki fiil var kullanılan. En yaygın olanı tabi olmak, peşinden gitmek manalarında olan izlemek, yani olay içerisinde adeta benliğini kaybetmek derecesinde odaklanmak. Diğeri Arapçada seyr (yürümek) kökünden olan seyretmek. Bu da yine televizyonu takip etmeyi çağrıştırır nitelikte. İzlenen programların sosyal hayatta nasıl adım adım izlendiği, yeme-içme, kılık-kıyafet, örf-âdeti nasıl dönüştürdüğü âmâya âyan.


Artık oturma odalarımızda dedelerimizin yerini alan televizyon elbette ki evlenmeden eğlenmeye, aşkımızdan nefretimize, dilimizden dinimize, düğünümüzden bayramımıza hayatımızın her safhasında karar verecekti. Birileri bunun hesabını iyi yapmış olacak ki toplum mühendisliği diye bir kavram çıktı ortaya. Hatta devletler bile onun ile şekillendirildi dünyanın dört bir yanında. Sadece üçüncü dünya ülkelerinde değil, bizzat batıda bile durum böyleydi. İşte 15 Temmuz buna karşı bir kıyam olduğundan asra bedel bir geceydi. Batının bir projesi çöküvermişti. Yüzyılı aşkındır "Birinci Kuvvet" dedikleri medya öncülüğünde asker-yargı-bürokrasi üçgeninde organize ettikleri işbirlikçileri vasıtasıyla gayrı resmi müstemleke halinde sömürdükleri Türkiye'de halk tankların karşısında durmuş ve proje geri tepmişti.


Yalnız batı bir cephede muvakkat bir hezimete uğramışsa da henüz sömürgeci elleri memleketimizden sürülüp atılmış değil. Çünkü üç asırlık mağlubiyette batının kanalizasyonları her cepheden pisliklerini memleketimize akıttı. En ağır ve en feci mikroplarını yayan kanallar halen oluk oluk evlerimize, kalplerimize, dimağlarımıza zehir saçmakta. Bu konuda devlet olarak da, halk olarak da mağlup ve mesulüz. Çocuklarımızın körpe dimağları umarsızca kirletiliyor, onların en güzel yanları olan masumiyetleri mahvediliyor.


...


Şöyle bir imâl-i fikr edelim. Biz mümin olarak kendimizi kâfirlerden üstün görüyor muyuz? Cevap evet ise o halde bu taklit hastalığı nedir. Yok hayır ise o halde onların sahip olduğu değer ve birikimler bizim sahip olduğumuz değer ve birikimlerden kıymetli demektir. Bu ise her türlü kıymet ve değerden üstün olan, ebedi cennetin anahtarı olan İman ve İslam nimetinin değerini inkar etmek, ya da nankörlük etmek, en hafifinden kıymetini bilmemek demektir. Bu dahi büyük bir vebal ve imanî bir tehlikedir.


Bu yüzden mümin sahip olduğu İman hazinesinin farkına varmalı ve kendini tüm gayr-i müslimlerden üstün görmelidir. "İnanıyorsanız en üstün sizsiniz" emri ilahisi de buna işaret etmekte. Peki üstün astı taklit ettiği görülmüş müdür? Zenginin fakiri, valinin şoförünü. "Mağlub galibi taklid eder" diyor İbni Haldun. Hiç öyle kendimizi muzaffer, batıya posta koyan havalarında görmeyelim. Hala mağlubiyetimiz devam etmekte ki biz onları taklitten vazgeçmemişiz. 18 yy. Fransa'sına bakın, fesli erkekler, başörtülü kadınlar göreceksiniz. O zaman onlar bize hayranken şimdi bizler onlara meftûn olduk.


13. yy. da bir fırtına gibi İslam âlemini tarumar eden Moğollara karşı o devrin Müslümanları şahsiyet ve kimlik olarak mağlup olmadıklarından, zaman içerisinde askeri ve siyasi açıdan galip olan Moğolları kendi iman ve fikir ikliminde eriterek İslamlaştırmışlardır. Aynı şekilde Haçlı Seferleri İslam âlemini iki asır tarumar ettikleri halde emellerine ulaşamadan defolup gittiler. Çoğu da toprağımızı zenginleştirmek için gübre olarak bu coğrafyaya gömülmeyi tercih etti. Başarılı olamamalarının birinci nedeni karşılarında ilim ve fikir olarak yenilgiyi kabullenmeyen bir İslam medeniyeti olmasıdır.


Son asırlarda başlayan işgal ise maalesef beraberinde kültürel işgali de getirdiğinden bu sahada mağlubiyetin getirdiği yıkım öyle kolay altından kalkılabilecek minvalde değildir. Görünen düşman karşısında hemen gardını alan milletimiz görünmeyen düşman ile savaşında gafletten uyanamamıştır. Görünmeyen sıtma mikrobunu taşıyan sivrisineğin dünyanın en ölümcül canlısı olduğunu, en yırtıcı hayvanlardan yüz kat fazla insan öldürdüğünü aklına getirememiştir. Mikrop yuvası kanallara, yayınlara kendini ve aile efradını büyük bir gafletle teslim etmiştir.


İslam fıkhının en temel kaidelerden bir tanesi "Mefsedeti def etmek, menfaati celb etmekten evladır" kaidesidir. Hatta evrensel bir hukuk prensibidir de diyebiliriz. Her kırmızı ışıkta geçen tehlikeye sebep olmaz. Giden arabanın yoluna devam etmesi bir menfaattir. Buna rağmen tehlike içeren bazı noktalara trafik lambası konularak araçlar sürüş menfaatinden muvakkaten men edilmiştir. Silah taşımanın ruhsata bağlanması, hız sınırı, imar planları... Örnekleri sayısız miktarda çoğaltabiliriz. Hatta bir maddeden insanların bir kısmı zarar görüyorsa o madde umumi olarak yasaklanır. Bir kısım insanların zarar görmediklerini iddia etmelerine itibar edilmez. Uyuşturucu gibi.


Hal böyleyken televizyonun hala başköşemizde yerini alması ve ona yapılacak en ufak bir eleştirinin hemen faydalarını sayıp dökmeye başlanarak savuşturulması, düşünce ve yaşam noktasında ne büyük bir tezadın içinde boğulduğumuzun apaçık tezahürüdür. Fıkıhçılarımızın gündeminde pek yer almayışı da teessüf verici bir başka mevzu. Elbet halkın umumuna şâyi bir meseleyi kaldırmak şöyle dursun o problemi konuşmak dahi ciddi iştir, fakat bizzat Hazreti Rasûlullah (sav)'in hayatı buna örnek değil midir? Şimdi Yemen'de Gat otu çiğnemek yaygın diye oradaki ulema bu uyuşturucu ile mücadele etmeyecek mi? Ya da biz faiz belasını görmezden mi geleceğiz?


İster kızalım, ister tasdik edelim, şurası bir gerçektir ki; bu televizyon ve onun ardılı sanal alem hakikatli bir beladır. Ve evlerimizde pikselleri, boyutları, kalitesi vesairesiyle kapladığı zaman ve mekân gittikçe büyümektedir. Yakın zamanda komple salonumuzun bir duvarını kaplayacak, bununla da yetinmeyecek, hayatımıza çoktan girdiği ve yönettiği yetmezmiş gibi üç boyut halini alarak bizi kendi hayatının içine çekecektir. Yarı sanal büyüyen çocuklarımız veya onların çocuklarının dimağlarında gerçeklik kavramı anlamını yitirecek ve hedonizm üzere kurulu bu üç boyutlu dünyadan dışarı adımını atmak istemeyecekler, yıllar önce filmini yaptıkları Matrix dünyasına beynini bağlamış milyarlarca et yığını haline geleceklerdir. Şu an bile gençliğin uyku ve zaruri ihtiyaç haricinde geçen zamanının kaçta kaçı sanal dünyada hapsolduğu araştırana mâlumdur.


Elbet şimdi tamamen kaldırmak mı gerekir diyenler olabilir. Keşke zamanı geri çevirmek ve onların olmadığı günlere dönmek mümkün olabilse... Madem ki muhaldir, o halde haşhaştan morfin üretmek kabilinden zararı en aza indirilerek istifade mümkün olabilir. Nihayetinde meşruiyet boyutunda son söz liyakatli ve sadakatli ehlisünnet fıkıh ulemasındadır.


Mevzu havada kalmaması için bi't-tecrübe yapılabilecekleri de zikredelim.


a) Öncelikle televizyon derhal salondaki tahtından indirilmelidir. Hatta evden kapı dışarı edilmelidir.


b) Çocuklar kesinlikle tablet ve akıllı telefonlardan uzak tutulmalı, belli bir olgunluğa gelmeden böyle şeyler edinmesine müsaade edilmemelidir. Çocuklara illa bir şeyler seyrettirilecekse bir laptop veya onun ayarında küçük ekran bir tablet tercih edilebilir. Bu da çok sınırlı tutularak seçili çizgi film veya filmler izlettirilmelidir.


c) Laptop, tablet vb. şeyler kapalı ve çocukların gözünün takılmayacağı yerlerde saklanmalı ve zaruret icab etmedikçe yanlarında haber dahi olsa bir şey izlenilmemelidir. Aynı şekilde cep telefonu da elden geldiğince cepte yahut gözden ırak yerde tutulmalıdır. Çünkü bu durumda çocuğun içinde izleme arzusu uyanacaktır.


d) Masaüstü bilgisayar ev için pek uygun değildir. Çocuğun gözü devamlı ona takılacaktır. Onun yerine dizüstü bilgisayar tercih edilmesi ve çocukların yanında yazı, araştırma vs. gibi çalışma alanında kullanılması çocuğun gözünde bilgisayarın aslında bir çalışma aleti olduğu algısını pekiştirecektir.


e) Bunlarla beraber ev içinde ebeveynin çocuklarla vakit geçirmesi, kitap okuması, ibadet etmesi, faydalı işlerle meşgul olması muhakkak çocuğun ruhunda ve beyninde müsbet izler bırakacak ve hayat yürüyüşünde büyük ölçüde istikametini tayin edecektir.


Tabi bu işleri yapmak birçoğumuz için büyük fedakârlık. Fakat çocuklarımızı kurtarmak için başka yolumuz yok. Başka yol bilen beri gelsin. Hele dizilerin başından ayrılmak büyük mesele. Bu dizi müptelalarına sesleniyorum. Hiç değilse çocuklarınıza kötü örnek olmayın. Onlar yattıktan sonra, boş bir odaya çekilerek, kulaklık takarak izleyin ki alışkanlıklarınız çocuklarınıza bulaşmasın. Tabi böyle yapmak sizi vebalden kurtarmaz ama hiç değilse çocuklarınızın vebâlini yüklenmemiş olursunuz. 'Ehlini (ailesini) zayi etmesi, kişiye günâh olarak yeter' Hadis-i Şerif'ini asla hatırımızdan çıkarmayalım. Haydi, bu ahlaki fırtınaya öncelikle televizyonu tahtından indirmekten başlayarak dur diyelim. O rezili efendilikten edelim. Efendilikten edelim ki, bizim gönül dünyamıza bir bir soktuğu rezillerin efendiliğine de bir 'eûzü." çekmiş olalım.


Kaynak: Sancaktar, Kıyamoğlu, Kültürel İşgal, Hüküm Dergisi, s. 31-33, Sayı 65, Mayıs 2018.

4 görüntüleme
Join my mailing list