Makbul Olan

Evet, Müminlerin Emir'i, içinde bulunduğu durumu -çok haklı ve isabetli olarak- etrafında kimsenin bulunmamasına bağlamaktadır. Bu, "etraf"ın önemi kadar, yukarıda zikrettiğimiz "terbiye"yi almış kimselerin teşkil ettiği kadronun neyi ifade ettiğini, İslam'ın geldiği noktada o kadronun sahip bulunduğu payı da vurgulamaz mı?

Allah'ın Resulü. "Bedir" mevkiinde. Savaş için ordugahını kurmak üzere. Askere yerleşmesi için emir verilmiştir. Tam o sırada, Munzir oğlu Hubab yaklaşıyor, Allah'ın Resulüne bir sual yöneltiyor:


"Buraya Allah'ın vahyi ile mi konaklıyoruz, yoksa senin rey ve kanaatin ile mi?


Allah Resulünün cevabı "Rey ve kanaat ile" şeklinde..


Bunun üzerine Hubab'ın suyun başına konaklamanın daha uygun olacağı şeklinde görüş beyan etmesi... Allah'ın Resulünün de bu görüşü benimseyerek ordusunu suyun başına indirmesi hadisesi.


Ve, "Ezan" gibi gerçekten de çok önemli bir konudan tutunuz da, Bedir esirleri hakkında Hazreti Ebubekir'in reyine göre hüküm verilmesine kadar bir nice olay daha var ki, bu olaylardan her biri, Allah'ın Resulü sıfatıyla bizzat Allah tarafından teyid edilmiş olan Hazreti Peygamber'in herşeyi nefsinde, kendinde toplamak gibi bir düşünceye hiç bir zaman saplanmadığının birer delili.


Fakat en müthişi ve üzerinde bilhassa durulması gerekeni yukarıda zikrettiğimiz olay. Çünkü, diğerlerinde, nihayet, bir "istişare" söz konusudur, yahut Hazreti Peygamber tarafından Ashab'tan birinin bir hüküm vermekle, bir rey beyan etmekle görevlendirilmesi vardır. Bu olayda ise, böyle bir durumdan ziyade doğrudan doğruya bir müdahale vardır.


Ki, işte bu mudahale, Hazreti Peygamber'in Ashab-ı Kiram'a vermiş olduğu "terbiye'nin mahiyetini de belirlemektedir. Evet, O, etrafındakileri öylesine bir eğitmiştir ki, kendisine hitaben "Anam - babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resulü" dedikleri zaman gerçekten de her şeylerini feda düşüncesini besleyecek ölçüde bağlılık gösteren Ashab, hiç bir zaman bu bağlılıkları ile "köle"leşmek, "kul"laşmak, kafa ve iradece iğdişleşmek gibi bir küçüklük içine girmemiştir.


Evet, böylesine bir bağlılıkla O'nun ortaya koyduğu her hükme yüzde yüz teslimiyetle boyun eğici Ashab.. Ve yine aynı Ashab'tan yukarıdaki olayda olduğu gibi akıl, fikir, dirayet, hatta bazı konularda uyarma fiillerinin fışkırışı..


Bilmem daha fazla söze hacet var mı, İslami manada bir bağlılık, bir teslimiyet, bir itaat halinin ne olup ne olmadığını, ne gibi özellikler belirttiğini ifade için...


Ve, Allah Rüsulünün bu terbiyesi değil midir ki, bir bedevi toplumundan yüz bin adet "birinci sınıf eleman, birinci sinir devlet adamı yetişmesini sağlayan amil..


Bu "Yüz binlik" kadro değil midir, Allah Resulünün vefatının üzerinden henüz on yıl geçmişken İslam'ı dünyanın en büyük gücü haline getiren unsur?


Bunun böyle olduğuna dair, bir de, Hazreti Ali'den nakil yapalım. İç çekişme ve çalkantıların ayyuka çıktığı dönem... Devlet çıkmazda. Soruyorlar; "Bu ne haldir? Senden öncekilerde, hassaten ilk iki Halife döneminde böyle bir hal görmedik?"


Hazreti Ali, kendisinin de aralarında bulunduğu seçkin Ashap topluluğundan bir düzine isim sayıyor. Ve şöyle diyor: "İşte, benden öncekilerin yanında bu saydığım kimseler gibi vezirler vardı. Benim ise etrafımda kimse yok..."


Evet, Müminlerin Emir'i, içinde bulunduğu durumu -çok haklı ve isabetli olarak- etrafında kimsenin bulunmamasına bağlamaktadır. Bu, "etraf"ın önemi kadar, yukarıda zikrettiğimiz "terbiye"yi almış kimselerin teşkil ettiği kadronun neyi ifade ettiğini, İslam'ın geldiği noktada o kadronun sahip bulunduğu payı da vurgulamaz mı?


Ve, güçlü çıkışları yapabilmek için, çıkışı yapmak durumundaki kimselerin etrafında bulunması gereken "vezir''lerin vasıfları ile birlikte, bir de o vasıfta vezir sahibi olabilmek için nasıl bir eğitime başvurulması gerektiği konusunda kafi bir fikir vermez mi?


Nasıl bir terbiye? Yani, bağlılık ve itaatin yanı başında fikir ve iradelere nasıl bir serbestlik tanınması. Yani, merkezi şahsiyetin her şeyi kendinden ibaret olarak kabul etmeye kalkışmaması, kendisinden başkalarının da mevcudiyetini kabul etmesi ve hatta bu mevcudiyetin gerçekleşmesini sağlamak zorunda bulunduğu. Bu konularda bu aktardığımız iki "olay" kafi ölçü değil mi?


Elbette... Elbette diyoruz... Çünkü, merkezi şahsiyetin her şeyi kendinden ibaret sayması ve dolayısıyla itiraz edilmez bir sulta sahibi olarak etrafında halkalar oluşturmaya çalışması, ancak iki sonuç verir:


Birincisi, öyle bir merkez etrafında ya riyakarlar, ya dalkavuklar, ya ahmaklar, ya iğdişler toplanır. Halis kimseler, açık sözlüler, kafası çalışanlar ve verimli olanlar yapılarının gereği bir çalışma içinde bulunacakları için, her şeyi kendisiyle sınırlamaya çalışmanın doğurduğu "dar"lığı zorlayacakları için, hemencecik, kenara itilir, ifna edilirler.


Ikincisi, bu gibi durumlarda "insan", "efendi" yanını yitirir, adım adım köleleşmeye, kul köle olmaya doğru gider. Çünkü, iradesi selbedilmiştir merkezi şahsiyet tarafından. Ufku, görüşü, düşünüşü, duyuşu, değerlendirişi, yorumlayışı daraltılmıştır. Bir darlık iradesiz bir teslimiyeti, koyun sürüsünün kösemeni takip etmesi şeklindeki bir teslimiyeti ve itaatı doğurur ki, böylesine bir teslimiyet ve itaat insani değildir. Köleliktir. Hatta bir yerde kula kul olmaktır.


Ve, birinci ve ikinci yanıyla ve sebebiyle de böyle bir topluluk, bu noktaya gelmiş olan bir toplum, yukarıda zikrettiğimizin aksine olarak, her gün biraz daha iğdişleşmeye, her gün biraz daha küçülmeye, her gün biraz daha zayıflamaya, her gün biraz daha çürümeye mahkumdur.


Ve eğer böyle bir toplum belli bir hedefe yönelik bir yürüyüş kolu ise, elbette, yolda dökülmeye, hedefine varmadan yok olmaya mahkumdur.


Çıkış yapmak niyetine rağmen her gün biraz daha batmaya mahkum...


Çünkü, iradesi selbedilmiş, kafaları iğdişleştirilmiş, ruhlarına kölelik sindirilmiş ve ipleri körü körüne veya riyakarca bir teslimiyet içindeki insanlara teslim edilmiş olan toplumların çıkış yapması; böylesine bir köleliğe boyun eğmiş olanların bir başka türlü köleliğe karşı çıkması mümkün değildir.


Böyle bir topluluk, olsa olsa, birtakım kimselerin hükümran olma, hakim olma arzularını tatmine yarar. O da sürekli olarak değil, çürüyeceği güne kadar.


İşte bu sebepledir ki, büyük bir çıkış için derleniş, toparlanış, kendine geliş ve hazırlanış safhasında olan gençliğimizin, insanımızın mutlaka Allah Resulünün Ashabına verdiği terbiyeye uygun bir tarzda yetiştirilmesinde, ruhlarına kölelik içgüdüsünü aşılayıcı körü körüne bir itaat ve teslimiyetten uzak tutulmasına, teslimiyet ve şahsiyetin dengelenmesini sağlayıcı bir eğitimden geçirilmesine ihtiyaç vardır.


Evet, makbul olan budur. Yoksa, "kösemen" ardındaki koyun itaati değil...


(Yazı aslı gibi alınmıştır, imlâ hataları göz ardı edilmiştir.)


Kaynak: Yetik, Zübeyir, Makbul Olan, Akıncı Güç Dergisi, s. 9, 15 Temmuz 1979.

2 görüntüleme
Join my mailing list