Medeniyet Kavramı Nereden Geldi?

19. yy.'ın ortalarında dilimize kattığımız "Medeniyet" ifadesi nereden gelmektedir? Prof. Dr. Tahsin Görgün Hocamızın "Medeniyet Meselesi" kitabında bu soruya uzun uzadıya cevap veriliyor. İşte bu güzel eserden biraz uzun fakat kavramın muhtevası itibariyle oldukça kısa kalan bir bölümü istifadenize sunuyoruz. İyi okumalar.

"Civilisation" terimi Batı dillerinde ilk defa Mirabeau tarafından 1757 yılında basılan "L'Ami des Hommes ou Traité de la Population" isimli kitapta kullanılıyor. Bu kelimenin kullanıldığı bağlam oldukça dikkat çekici gözüküyor. Mirabeau, düzenli bir toplumda üç önemli unsurun (din görevlileri, askerler ve yöneticiler) bulunması gerektiğini ve bunların uyum içerisinde kendi fonksiyonlarını icra etmeleri gerektiğini söylerken, bunlar arasında dinin ve din görevlilerinin konumunun ihmal edilemeyecek kadar önemli olduğunu; hatta din görevlilerinin düzenli bir toplumda en önemli konumu uhdelerinde taşıdıklarını ifade etmektedir.


"A bon droit les Ministres de la Religion ont-ils le premier rang dans une société bien ordonnée. La Religion est sans contredit le premier & le plus utile frein de l'humanité: C'est le premier ressort de la civilisation; elle nous préche et nous rappelle sans cesse la confraternité, adoucit notre coeur, éleve notre esprit, flatte et dirige notre imagination en étendant le champ des récompenses et des avantages dans un territoire sans bornes et nous intéresse à la fortune d'autrui en ce genre, tandis que nous l'envions presque par tout ailleurs."*


"Haklı olarak din görevlileri muntazam bir toplumda birinci konuma sahiptirler/toplumun eşrafını oluştururlar. Şüphesiz din insanlığın ilk/asli ve en faydalı frenidir/dizginleyicisidir: O, civilisation (medeniyetin) ilk/asli kaynağdır, o bize biteviye kardeşliği tavsiye ederek, ona davet eder, kalbimizi yumuşatır, ruhumuzu terbiye eder, hayallerimizi, mükafâtlar ve avantajlar alanını sınırsız bir bölgede genişleterek, düzenler ve yönetir ve başka yerlerde herkes birbirini kıskanırken, bizi bu şekilde başkasının saadetiyle ilgilendirir/irtibatlandırır."


Bu iktibasta açıkça görüldüğü gibi “Medeniyet" derken Mirabeau, insanların hayat düzenini, veya düzenli toplumsal hayatı kastediyor. Kısaca şunu söylüyor; Din, insanların hayatına sınırlar koyarak, onları aşırılıklardan alıkoyar; kardeşliği tavsiye eder. Sadece bununla kalmaz, sürekli olarak kardeşliğe davet eder. İnsanların kalplerini yumuşatıp insanlardaki merhamet hissini besleyerek, güçlendirir. İnsanların ruhunu terbiye eder, insanların hayallerini, verili dünyanın sınırlarının ötesi ile irtibatlandırarak, bir anlamda sınırsız bir alan içinde, önüne yepyeni ve farklı imkânları düşünme fırsatı verir. Daha önemlisi insanlar arasında normal şartlarda haset ve kıskanma oldukça yaygın olduğu hâlde, din, başka insanların mutluluğunu arzu edilir bir hâlde takdim ederek insanları başka insanların mutlu olması için çalışmaya yöneltir; hatta başka insanların mutluluğu için çalışmayı bir vecibe, vazife haline getirir. Din, bu ve benzeri şeyleri mümkün kılarken bunu sırf din olarak yapmaz dinin etkin olma aracı, din görevlileridir (Les ministres de la religion) ve dinin bu etkiyi sağlayabilmesi için, din görevlilerinin bunu sağlayacak bir konumda olmaları gerekir. Bu da toplumun eşrafı olmaktan geçmektedir.


Mirabeau'nun söylediklerinden anlaşılan kısaca, insanların belirli bir düzen içerisinde yaşaması tabii bir durum değildir. Bu düzen özel bir gayretle, zaman içerisinde teşekkül ediyor ve bu düzenin teşekkül edilmiş hâline, medeniyet/civilisation deniyor. Bu düzen içinde dinin ve din görevlilerinin belirleyici bir konumu vardır. Askerler, daha genel ifade ile güvenlik güçleri, önemli ancak düzeni oluşturan değil muhafaza eden grup olarak önem arz ederken; üçüncü sınıf, yöneticiler, oluşturamadıkları düzenin devamında bir yer ediniyorlar.


İnsanların belli bir düzen içerisinde yaşamasıyla ortaya çıkan şey medeniyet oluyor. Bu medeniyet terimini bu şekilde kullanıyor ama bunu kullanmasının arka planını incelediğimiz de, Fransa'da belli bir insan grubunun aristokratların yaşadığı bir hayat ortaya çıkıyor. Normal halkın yaşadıklarından daha farklı, bu aristokratlar kendilerini sıradan halktan ayırmak için yaşadıkları hayatın adına da "civilisation" diyorlar. Mesela sofra adabı, selamlaşma adetleri, herhangi bir toplantı vesaire söz konusu olduğunda oradaki oturuş düzeni; bir düğün söz konusu olduğunda düğünde kimin nasıl davranacağı; bir konser söz konusu olduğunda konserin nasıl icra edileceği ama aynı zamanda herhangi bir davet verildiğinde o davette nasıl dans edileceği, hangi dansların nasıl yapılacağı gibi hususların o kuralların hayat tarzlarının adına "civilisation" diyorlar. Ama aynı zamanda bir içkinin nasıl içileceği, nerde ne zaman ne söyleneceği, kime nasıl hitap edileceği gibi konular medeniyet denilen şeyin muhtevasını teşkil ettiği gibi, bu muhteva da herhangi bir yerde ve zamanda ortaya çıktığı hâliyle değil belirli bir zümrenin, "aristokrat kesimin” yaşadığı hayat tarzının parçası olarak zuhur ettiği hâlini isimlendirmek için kullanılıyor. Bu hayat tarzı, Batı Avrupa'da yaşayan bütün insanların yaşadıkları hayat tarzı da değildir. Mesela davet verebilmek için zengin olmanız, köşkünüzün şatonuzun olması lazım. Büyük mekânlarınız, kaleniz olacak; castle veya benzeri çeşitli mekânlarınız olacak ki bir davet verebilesiniz. O davetler de aristokratların kendi aralarında verilen bir şey, hatta 17. yy.'a gittiğinizde yapılan düğünler çok ünlüdür. İşte bizde daha sonra Lâle Devri'nde de benzer şeyler yapılıyor biliyorsunuz. O düğünler ve şölenler çok meşhur. Yani bir aristokrat kendi gücünü ve büyüklüğünü verdiği şölenin büyüklüğü ile ölçüyor. O davete kimler katılmış orada neler yenilmiş neler içilmiş. Kimler neler konuşulmuş vesaire o bütün şeyler o aristokratın, kral olabilir veya kont olabilir onların kendi güçlerini göstermek için bir vesile gibi takdim ediliyor ve bunların o yaşadıkları hayat tarzına da medeniyet diyorlar.


Küçük bir insan grubunun hayat tarzının adı olarak medeniyet, sadece onu yaşayan insanlar için anlamlı değildir; bu hayat tarzına katılanlar ile bu hayat tarzını bu şekilde tahakkuk mümkün kılan insanları birlikte düşünmek gerekmektedir. Daha farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse; bir şölen ve eğlence söz konusu olduğunda, şölene katılan ve eğlenenler kadar, bu şölene katılanlara hizmet eden bir hizmetçiler grubunu birlikte düşünmek gerekmektedir. Aynı şekilde sarayda, şatoda ve benzeri büyük mekânlarda yaşayan aristokratların yaşadıkları hayatı o şekilde yaşamalarını mümkün kılan; bu süreçte bu hayat tarzına şahitlik eden insanların dışarıdan, sadece "görerek" edindikleri bu bilgileri, bir taraftan kendileri yapabildikleri kadarı ile, imkânları elverdiği ölçüde benzerlerini yapmaya çalışırken, diğer taraftan gördüklerini nakletmeleri üzerinden diğer insanlara da yayılmaktadır. Bir yerde ortaya çıkan ve yaşanan kurallar adım adım yayılarak, bütün bir toplumda da tedrici bir geçerlilik kazanmaktadır. Bir şölende söz konusu olan kurallar gibi, o kuralların bir cüzünü oluşturduğu hayat tarzı -yani medeniyet- hizmet edenler üzerinden yavaş yavaş sıradan halkın arasında da yayılmaya başlıyor ve aristokratlar arasında ortaya çıkan hayat tarzı halka yayılarak, geçerlilik alanını genişletiyor. Bu bağlam da Medeniyet, 19. yy.'ın ortalarına kadar, bilim ve teknolojiden daha çok, bir hayat tarzını ve insanlar arasında ortaya çıkan ve nezaket esası üzerinden kendisini gösteren, gündelik hayat etrafında şekillenen bir davranış düzenini ifade etmek için kullanılıyordu. Civilisation kelimesinin "medeniyet" olarak karşılandığı yıllarda, yani 19. yy.'ın ortalarında bir Fransız yazarın İzmir'deki gözlemlerini anlatırken kullandığı, Türklerin şarap içmeyi, salonda dans etmeyi ve bunu tam da aristokratların yaptığı gibi yapmayı, yani medeni hayatı öğrenmeye başladıklarını dile getiren ifadeler, bu kelimenin bu manada kullanılmaya devam edildiğini göstermektedir.**


*Mirabeau, L'Ami des Hommes ou Traité de la Population, A. Avignon, 17571756 Premier Partie, s. 136-137.

**Bu konudaki teferruat için bknz: DİA, "Medeniyet" maddesi, ve devamındaki literatür. (DİA, Cilt 28, Ankara 2003, s. 296-301).


Kaynak: Görgün, Tahsin, İslâm-Batı İlişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi, s. 12-16, 2. Baskı, İstanbul 2020.

11 görüntüleme
Join my mailing list