Mehmed Akif'in hazırladığı meâlinin akıbeti!

Defterleri tomar halinde tekrar bağladık, merhum Mehmed İhsan Efendi'nin göz nuru döküp el yazısıyla naklettiği o ciltli kalın nüshayı da tomarlarla birlikte alarak, beş kişi bir taksiye binip Abbasiye'ye gittik. Evde bizden başka kimse yoktu. Balkona çıkardığımız büyük alüminyum çamaşır leğeninin içinde defterleri birer birer parçalayarak yaktık.

Merhûm İsmail Hakkı Şengüler (1928-2001) ise 1992'de kaleme aldığı eserde Mehmed Âkif'in meâliyle ilgili tartışmalara son noktayı koyar ve meâlin akıbetini şöyle açıklar:


Sene 1953... İstanbul'da rahmetli hocamız Hacı Fahri Kiğılı Bey'in Çemberlitaş'taki Kur'ân Kursu'ndayız. Hocamız hac hazırlığı yapıyor. Hacca giderken Mısır'a uğrayıp hem benim Ezher Üniversitesi'nde kaydımı yaptıracak, hem de oradaki sevdiklerini ziyaret etmiş olacak...


Birlikte Beyrut üzerinden Kahire'ye uçmaktayız. Hocam, uçakta - sohbet havası içinde - bana bir iki soru sordu. Asıl gayesinin soru sormak olmayıp bana bazı bilgiler vermek olduğu anlaşılıyordu.


"-Kahire'de Mehmed İhsan Efendi adında çok değerli bir zat olduğunu biliyor musun?"


"-Bir sefer Topbaş Nuri Bey'den duymuştum efendim. Büyük bir alimmiş."


"-Bu zatın, İstiklal şairimiz Mehmed Âkif'in en sadık ve en sevdiği dostlarından biri olduğunu da biliyor muydun?"


"-Bilmiyorum efendim."


"- Rahmetli Âkif, hazırladığı o meşhur Kur'an tercümesini bu zata emanet etmiştir. Hep duyardık, Âkif: "Bazen kendimi sudan çıkmış balık gibi hissederim. Böyle sıkıntılı anlarımda Mehmed İhsan Efendi'yle buluşursam, denize kavuşmanın ferahlığını duyarım" dermiş.


Sen Kahire'de birkaç yıl kalıp tahsil yapacaksın. Bu müddet içinde Mehmed İhsan Efendi'den de, oradaki diğer bazı Türk hocalarından da faydalanmaya çalış. Son Şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi de [öl. 1954] Kahire'dedir, haberin olsun!


"- Efendim, inşaallah hepsiyle tanışıp faydalanmaya çalışacağım."


İhsan Efendi'nin Âkif'in meâline tanıklığı


Yukarıda sözü edilen zat, Yozgatlı Prof. Mehmed İhsan Efendi'dir. Akif Bey, [1925 de] son defa Mısır'a giderken tesadüfen aynı vapurda bu zat da varmış Yüksek tahsilini tamamlayıp ihtisas yapmak üzere Kahire'ye gidiyormuş. Vapurda tanışıp biliştikten sonra Kahire'de de sık sık buluşmaya başlamışlar. Yüksek seviyede ilim, irfan, yüksek ahlâk sahibi ve çok vakur bir insandı. Âkif'le birbirlerini çok severlermiş. Biz talebelerle yakından ilgilenirdi. Bizler de ona son derece saygı duyardık.


Mehmed İhsan Efendi'nin sohbetlerinde zaman zaman Âkif'ten de söz edilirdi. Rahmetli Âkif, Hilvan'dan Kahire'ye ekseriya Cuma günleri inermiş ve M. İhsan Efendi'yle birlikte, Hâfız Muhammed Rifat'ın Kur'ân okuduğu câmiye gidip onu dinlerler, Cumayı da o câmide kılıp dönerlermiş. Âkif bu hafızın okuyuşunu çok beğenirmiş.


Ben, M. İhsan Efendi'nin Âkif'le ilgili sohbetlerini dinlerken, Âkif'in, Kur'ân tercümesi çalışmalarında Mehmed Ihsan Efendi'den faydalandığı kanısına varmıştım. Bir gün bu hususu, Hocaefendi'ye münasip bir dille sordum ve tercümenin son durumu hakkında da bilgi rica ettim.


Verdiği cevap şöyleydi:


"- Âkif, Kur'ân tercümesinde son derece titiz davranıyordu. Birkaç âyetin tercümesini yapıp son şeklini verdikten sonra alır bana getirirdi. Son şekli birlikte gözden geçirirdik. Bazen ufak tefek değişiklikler yapmış olurduk. Tercüme edilen Allah Kelâmı olduğu için kendisini büyük bir sorumluluk altında hissederdi. Birlikte gözden geçirdiğimiz kısımlar üzerinde vicdan rahatlığına ulaştığı anlaşılırdı. Ben, son şeklini verdiğimiz kısımların artık bittiğini kabul ederdim. Ama bir müddet sonra bir de bakardım ki falan satırdaki filan kelimeyi atıp yerine yeni bir kelime koymuş ve bu yeni kelime sayesinde âyetin Türkçe anlamına yepyeni bir mükemmellik kazandırılmış."


Âkif'in İhsan Efendi'ye vasiyeti


Kur'ân'ı baştan sona bu sûretle tercüme edip bitirdi. Ve peyderpey birlikte gözden geçirmiş olduk. O arada hastalanmıştı. Tercümeyi bana teslim etti ve şu vasiyette bulundu:


Bu eserin bu hâliyle neşredilmesine içim razı değildir. İnşaallah iyileşirsem bir daha gözden geçirip düzeltmeler yaptıktan sonra neşrederiz; hem de ipek kağıda.. Şayet iyileşemezsem, sana vasiyetim: Bu eseri yakmandır. Böylece ortadan kalkmış olur."


O yıllarda Türkiye'de, Kur'ân'ın ibadetlerde Türkçe okunması fikri ortaya atılmıştı. Hükümet de bu fikri destekliyordu. Âkif, yaptığı tercümeye Türkçe Kur'ân denerek bu gayeye alet edileceğinden korkuyordu. Nitekim tercüme, Türkiye hükümeti tarafından elde edilebilmek için Sefaret yoluyla birkaç defa istenmişti. Daha sonra da eserin bende olduğu kanaatine vararak Sefâret defalarca beni sıkıştırdı.


Âkif'in, tercümenin yakılmasını istemesi iki sebebe dayanıyordu: Bunlardan birincisi eseri tekrar gözden geçirme imkânı bulamayacağı için, neşredilirse vicdana azabı duyacağı, ikincisi ise Türkçe Kur'ân'mış gibi hatalı bir davranışla ibadetlerde okutularak kendisinin mânevî mes'uliyet altına sokulması idi..."


Ve Hocaefendi, "yapılan vasiyet gereğince tercümenin yakıldığını" söylerdi.


İhsan Efendi'nin oğluna vasiyeti


Yıl 1961. Mehmed İhsan Efendi üçüncü defa kalb krizi geçirmiş. Şekeri de var. Hep evde istirahat ediyor. Onun yatak odası, aynı zamanda çalışma odası idi. Ama artık o odadaki masasıyla kütüphaneyi sadece uzaktan yatarak seyredebiliyor. Ölumünden üç-beş gün önce oğlu Ekmeleddin'i (Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu] yanına çağırıyor ve karşısında duran çalışma masasının kilitli sağ üst gözünü göstererek şunları söylüyor:


"Oğlum! Bu dünya fanidir, hepimiz ölümü tadacağız. Sana, ben öldükten sonra yerine getirmeni istediğim önemli bir vasiyetim var. Gördüğün şu gözde bir iki tomar defter var. O gözün anahtarı orta gözdedir. Ben ölünce o gözü açıp oradaki defterleri yakacaksın!"


Hoca Efendi Hakk'ın rahmetine kavuştu, hepimiz hüzün ve keder içindeyiz. Henüz ortaokul öğrencisi olan oğlu Ekmeleddin'le muhterem eşi Seniye Hanım'ı teselli edebilmek için günlerin büyük bir bölümünü onlarda geçiriyoruz. Ben evliyim, Abbasiye semtinde oturuyoruz.


Vefâtının üçüncü günü idi, yine eşimle birlikte onlara gitmiştik. Kahire'deki Türk öğrencilerinden bazıları da onlardaydı. Misafirler arasında Osmanlı Devleti'nin son Şeyhülislâmlarından merhum Mustafa Sabri Efendi'nin oğlu edebiyatçı Prof. İbrahim Sabri Bey de vardı. Bu zata hepimiz büyük saygı duyardık. Çünkü ilmi seviyesi ve diğer faziletleriyle saygıdeğer bir insandı.


Bir ara Ekmeleddin'in bu zatın yanına yaklaşarak, alçak sesle bir şeyler anlattığını, onun da heyecanlandığını gördük. Meğer babasının o vasiyetini anlatmış ve henüz masanın gözünü açmadığını da ilave etmiş. İbrahim Sabri Bey'in heyecanı da, gözdeki defterlerin Mehmed Akif'e ait olabileceğini tahmin endişesinden kaynaklanmış.


Durum açıkça ortaya döküldü. Hepimiz heyecanlanmıştık. Ekmeleddin, saygın bir büyüğü ve babasının vefakâr dostu olarak, vasiyetin yerine getirilmesini İbrahim Sabri Bey'e havale ediyordu.


Âkif'in meâlini yazdığı defterler


İbrahim Sabri Bey, o anda orada bulunan Türk öğrencilerinden beni, Osman Saraç'ı ve Ali İhsan Okur'u beraberine alarak Ekmeleddin'le birlikte merhumun yatak odasına götürdü. Ekmeleddin masanın sağ üst gözünü açtığında, iki tomar halinde urganla bağlanmış okul defterleri gördük. Urganları çözüp masanın üstünde defterleri kontrol etmeye başladık.


Defterler, Kur'ân-ı Kerîm'in baştan sona kadar tercümesini ihtiva ediyordu. Temize çekilmişti, ancak bazı yerlerde kenarlara çıkıntılar çekilerek tashihler de yapılmıştı.


Mehmed Âkif'in yazısını tanıyan İbrahim Sabri Bey gözyaşlarını tutamadı. Hepimizin gözleri dolmuş ağlıyorduk.


İhsan Efendi'nin tebyiz ettiği nüsha


Bu arada masanın orta gözünde ciltli, kalınca bir defter gördük. Ekmeleddin alıp sayfalarını karıştırınca, ikinci bir sürprizle karşılaştık: Merhûm Mehmed İhsan Efendi, Âkif'in tercümesini baştan sona, o inci gibi rik'a yazısıyla bu deftere geçirmiş ve defteri Akif'in defterlerinin yanına değil de masanın başka bir gözüne bırakmış.


"Bu deftere kimseler dokunmasın!" der gibi bir anlam var ortada... Ama anlayan kim? Ekmeleddin derseniz, henüz çocuk denecek yaşta. O acılı günde uzun boylu düşünüp, taşınmaya ne yaşı, ne de durumu müsâid. O, babasının vasiyeti yerine getirilirse mânen rahata kavuşacaktır, o kadar... Bizler derseniz, hepimizin büyüğü, üstadı sayılan ve (o gün için) gözümüzde çok çok büyüttüğümüz İbrahim Sabri Bey olaya el koyduğuna göre ağzımızı açmak haddimize mi?


İbrahim Sabri Bey'in telaşı


İbrahim Sabri Bey'e gelince, o kadar heyecanlanmış, o kadar galeyana gelmişti ki estirdiği havaya bakarsanız, eğer bu defterler derhâl yakılmazsa, hemen Türkiye'de Türkçe Kur'ân diye ilân edilip ibadetlerde okutulacak ve Mehmed Akif'in ruhu da korktuğuna uğrayıp muazzeb olacak... Tabii bunun korkunç derecedeki mânevî mes'uliyeti de bizlerin omuzlarında kalacak...


Ayrıca Mehmed Âkif henüz hayattayken, "tebyîz edilmiş olmakla beraber tercümenin nâ-tamam olduğunu, basılabilmesi için bir daha kendisinin tashihinden geçmesinin şart olduğunu söylememiş miydi? Öyleyse, en hayırlısı, vasiyeti yerine getirip mevcud defterleri derhâl yakmak olacaktı.


Bu karar İbrahim Sabri Bey'in kararı idi ama, bizlerde ona tâbi oluyorduk. Ben bir ara, "Bu işi aceleye getiriyoruz, kendimize biraz düşünme hakkı tanısak" gibi bir lâf edecek oldumsa da üstadın kesin kararında bir şey eksiltemedim.


Defterler hemen yakılacaktı! Karar kesindi. Ancak Mısır'ın evlerinde ne soba var, ne de ocak... Böyle bir evrak sokakta da yakılamazdı. Aklımıza benim ev geldi. Evim Abbasiye semtinde. Şâri'ul-Ceyş'te 12 numaralı köşkün müştemilâtıydı. Bahçe içinde, küçük, müstakil bir ev. Geniş balkonunda yakma işini rahatlıkla yapabilecektik.


Mealin sayfa sayfa yakılışı


Defterleri tomar halinde tekrar bağladık, merhum Mehmed İhsan Efendi'nin göz nuru döküp el yazısıyla naklettiği o ciltli kalın nüshayı da tomarlarla birlikte alarak, beş kişi bir taksiye binip Abbasiye'ye gittik. Evde bizden başka kimse yoktu. Balkona çıkardığımız büyük alüminyum çamaşır leğeninin içinde defterleri birer birer parçalayarak yaktık.


Sanki görev, eksiksiz yerine getiriliyor mu diye birbirimizi kontrol ediyor gibiydik. O ciltli ikinci nüsha da dâhil, elde en küçük bir parça kağıt kalmamacasına hepsini yakıp kül ettik. Her şey bittikten sonra; edib olduğu kadar şair de olan üstadımız İbrahim Sabri Bey, oracıkta, olayla ilgili bir dörtlük telif etti. Her birimiz birer parça kağıda yazıp almıştık. Sonra ben kağıdı koruyamadım, kaybettim. Meğer olayda beraber olduğumuz Osman Saraç'ın ağabeyi Emin Saraç Beyefendi, o şiirin bizzat İbrahim Sabri Bey'in el yazısıyla yazılmış olan nüshasını o günlerde ele geçirip saklamış. Ben bu satırları karaladığım günlerde lütfedip bana verdiler. Orijinal şekliyle şiiri aşağıya arz ediyorum.


Yakılan Tercüme


O bir eserdi ki yangın denilse lâyıktı,

Eğer kalaydı yakar, kül ederdi imanı.

O bir ateşti ki sönmezdi etmeden ihrak,

Yakıldı, sönmesi kurtardı nass-ı Kur'ân'ı.*


Meâli yaktığımızı sakladık


O yıllarda da Türkiye'de 1960 ihtilalinin estirdiği sıkıcı bir hava vardı. Yine din reformundan söz ediliyor, yine Kur'an'ın, ezanın Türkçe okunması isteniyordu. Bu havanın verdiği endişeden midir nedir, defterleri yakmış olmanın mutluluğu içindeydik. Yine aynı endişeden olacak; defterleri yakma hadisesinin aramızda bir sır olarak kalması hususunda birbirimize söz verdik.


Bugüne kadar herkes verdiği söze sadık kaldı. Ancak ben, Âkif ve eserleri hakkında araştırmalarımı genişlettikçe gördüm ki, hâlâ Mehmed Âkif'in Kur'ân tercümesinin yakılmamış olduğunu, falan veya filan kişide bir parçasının bulunduğunu ve bunlara benzer bir takım iddiaları ileri sürenler var.


Bir gün birinin çıkıp, "İşte Akif'in tercümesi!" deyip piyasaya bir Kur'an meâli sürebileceği bile aklıma gelmeye başladı. Tabiatıyla o zaman, gerçeği saklamakla büyük bir vebal altına girmiş olacaktık. Onun için diğer arkadaşlarımın affına sığınarak kamuoyuna olayı açıklamış oluyorum.


Defterlerin yakılmış olmasından dolayı benim üzüntüm pek büyüktür. Hele hele Kur'ân'ın namazlarda Türkçe okunacağı, tahrif edileceği vb. tehlikelerin tamamen ortadan kalkmasından sonra...


Eminim ki Ekmeleddin Bey ve diğer arkadaşlarım da aynı duygu içindeler. Ama elden ne gelir, ilâhî takdirin böyle olduğu anlaşılıyor. Belki hayır böyle olmasında idi... Söyleyecek başka söz bulamıyorum...**


* Kendisini ziyaretimizde ricamız üzerine Muhterem M. Emin Saraç Hoca lütfedip bu şiirin aslını bize gösterdiler


** İsmail Hakkı Şengüler, Açıklamalı Mehmed Akif Külliyâtı, c. X, 7. baskı, Hak Neşriyât, İstanbul 2000, s. 228- 235.


Not: Makaledeki ara başlıklar M. Ertuğrul Düzdağ tarafından konulmuştur. Bkz. Mısır Hayatı ve Kur'an Meâli


Kaynak: Edib, Eşref, Hazırlayan: Fahrettin Gün, Mehmed Âkif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharirirn Yazıları, Beyan Yayınları, s. 176-181, 2. Baskı, Şubat 2011.

8 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Join my mailing list