Muhteşem Vakıf Medeniyeti!


İşte merhamet tevzi eden vakıfları, ihlâs ile inşâ ettikleri saray gibi camileri, rahmet pınarı misâli çeşme ve şadırvanları, şefkat yurdu hastahâneleri, fukarâya imdâd eli imâretleri, ilim ve irfan yuvaları olan medreseleri ve dergâhları bugün de hizmete devam ediyor.

Topkapı’dan bütün İstanbul’a ve üç kıtaya yayılan nimetler… Hangi çeşmeden su içsek ya bir sultanın ya bir validenin çeşmesi. Hangi camide namaz kılsak kezâ. Büyük hastahâneler de kezâ. Gurebâ, Cerrahpaşa, Haydarpaşa gibi hastahâneler hep ecdadımızın eserleri. Kışlalar da onların eserleri. Hâlen istifâde ettiğimiz Terkos Gölü’nden su getirilmesi de kezâ. Daha nice hizmetler…

Ecdâdımızın hizmetlerinin ufukta bıraktığı silûet bile gönlümüzde hayırlı akisler, güzel hisler uyandırıyor.

Sadece kayıtlı 26 bin küsur vakfın kurulduğu Osmanlı’da; bugün ancak ücreti ödenerek temin edilebilen onlarca hizmet, vakıflar eliyle fukarâya takdim ediliyordu. Toplumu merhamet ve şefkat bir ağ gibi örmüştü. İnsanlar vicdanen huzur içinde yaşıyordu. Varlıklı ile fakir, hasta ile sıhhatli arasında müstesnâ bir kardeşlik ve mes’ûliyet bağı kurulmuştu. İçinde hasta olan evin penceresine kırmızı çiçek konur, bunu gören satıcılar yüksek sesle bağırmaz, çocuklar da başka mahallelerde oynarlardı. Bunlar günümüze de ışık tutan merhamet ve şahsiyet örnekleridir.

Bu örneklerin sergilendiği vakıflarda sadece müslümanlara değil, gayrimüslimlere de hizmet götürüldü. Onlara İslâm’ın şefkati tevzi edildi. Bu sayede birçoğu hidâyete erdi. Sadece insanlara da değil, muhtaç durumda olan bütün mahlukata şefkat kanatları gerildi.

O ihtişamlı devirlerdeki Vâlide Sultanlar, dünyevî saltanatların, lüks ve israf içinde yüzen kraliçeleri, prensesleri gibi sefahat hastalığına dûçâr olmadılar.

Harun Reşîd’in hanımı Zübeyde Hatun ve Kanunî’nin hayırsever kerîmesi Mihrimah Sultan; servetiyle Şam’ın tatlı suyunu, Arafat’taki huccâca o günün zor şartları içerisinde ulaştırmanın iştiyâkını paylaştılar. Haremeyn’e olan muhabbetlerini ve müslümanlara merhametlerini gösterdiler.

Hatice Turhan Sultan; Yeni Cami’nin çeşmelerinden kandil günlerinde, devrin en kıymetlisi olan Trabzon balıyla, Uludağ’dan getirilip kar kuyularında saklanan karlarla hazırlanmış şerbetlerin ikram edilmesini vakfetmişti.

Sert görünümlü Kösem Sultan dahî, hizmetkârların çeyizini düşünen bir vakıf kurmuştu. Sırf hanımların kurduğu tescil edilmiş vakıf sayısı, binlerce idi.

Gönüller İncinmesin Diye!

Gurabâ-i Müslimîn Hastahânesi, Dolmabahçe Sarayı yanındaki Vâlide Camii ve meşhur Galata Köprüsü gibi vakıfları olan Bezmiâlem Vâlide Sultan, Şam’da bir vakıf kurmuştu. Bu vakfın şartları çok dikkat çekicidir.

Kaba ve görgüsüz kimselerin yanında çalışan hizmetkârlar, bir tabak kırdıklarında, bir eşyaya zarar verdiklerinde; ev sahipleri tarafından azarlanıp gönülleri kırılmasın diye, bu türlü zararları tazmin edilecekti.

Fatih Sultan Mehmed Han’ın vakfiyesinde ise müslümanların nazarlarının, çirkin bir manzarayla rahatsız olmaması için şu hizmet düşünülmüştü:

“Gayr-i menkûlâtımdan elde edilecek gelirle; İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsunlar.”

Yine Sultan Fatih; şu vakfiyesiyle mahrumların haysiyetlerinin rencide edilmemesini, ikrâmların zarâfet içinde yapılmasını şart koşmuştur:

“İstanbul fethinin şehid ailelerine ve yetimlerine; kapalı kaplarda, hava karardıktan sonra, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!..”

Medeniyetimizde veren alana teşekkür edâsı içindeydi. Camilerdeki “sadaka taşları” sayesinde alan vereni tanımazdı. Veren de riyâdan tamamen uzak kalırdı. Ramazanlarda, hamiyetperver kişiler dükkânlardaki zimem defterlerinden fakirlerin -kim olduklarını bilmeksizin- borçlarını ödeyerek sildirirlerdi.

“Sadakaları Allah alır.” (et-Tevbe, 104) şuûru içinde sadakayı veren kişi Allâh’a veriyorcasına hassas ve müeddebdir. Şu misal bu infak zarâfetini ne güzel temâşâ ettirir:

Sultan III. Mustafa, bir Ramazan’da Şeyhülislâm Mehmed Emin Efendi Konağı’na iftara gitmişti. Söz esnasında;

“-Mehmed Emin Efendi, arada size gelmek isterim, fakat konağınız pek uzak yerde!” dedi.

Mehmed Emin Efendi de, nezâket ve tevâzû içinde üstü kapalı bir îzahta bulundu:

“-Sultanım! Sâyenizde yakın yerlerde bir ev tedâriki mümkündür, lâkin gördüğünüz gibi şu civar hânelerin hiçbirinde mutfak yoktur.”

Bu ince açıklama hayli kapalı olduğundan dolayı Padişah, şaşkınlıkla sordu:

“-Acâyip, bu evlerde yemek pişirmezler mi?”

Bunun üzerine Mehmed Emin Efendi; mahcûbiyet ve mahviyet içinde, Sultan’a; gönül dünyasının hassâsiyetini yansıtan şu cevâbı verdi:

“-Sultanım! Cümlesinin sabah ve akşam yemekleri zarûreten âcizâne fakirhâneden gider. Onun için buradan ayrılmak istemem.” (Süheyl Ünver, Bir Ramazan Bin Bir İstanbul, s. 64)

Kaynak: Topbaş, Osman Nûri, İslâm’ın Cihanşümul Medeniyeti Bizim Medeniyetimiz, Yüzakı Yay., 1. Baskı, s.46-51, İst, 2015.

9 görüntüleme
Join my mailing list