Nasıl Öleceğiz?

Mesele bu kadar basit. En çok ne ile meşgulsen, en çok nerede vakit geçiriyorsan muhtemeldir ki o işle meşgulken ve orada iken büyük randevu gelip seni bulacak. Dilinde en çok neyin sohbeti varsa, kalbini en çok ne sızlatıyorsa, uykunu kaçıran ne ise, yüzünü güldüren, gözünden yaş döken ne ise muhtemelen son nefeste kalbinde işte o olacak, dilinde o.

Telaş içinde sağa sola koştururken gördüğümüz bir dostumuz, bize büyük bir randevuya hazırlandığını söylese aklımıza ilk olarak ne gelir?


Nelerin geleceğini tek tek saymaktansa neyin gelmeyeceğini söylemek sanırım daha kolay olacak. Ölüm gelmez! Bizim aklımıza büyük randevu denince ölüm gelmez ama Üstad'ın kalbine ölüm denince 'büyük randevu' gelmiş.


"Büyük randevu, bilsem nerede saat kaçta

Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta"


Enteresan ve çok güzel.


Randevu en az iki kişi arasında yer ve zamanı belirlenmiş buluşmanın adı. Ölümle yer ve zaman belirleme gibi bir şansımız yok. O zaman ölüm bir randevu değildir. (Acaba Üstad niçin böyle dedi?)


Yer ve zamanı önceden belirlenmiş nice randevularımız vardır ki, kimine geç kalmış, kimine hiç gidememiş, kimine gitmişiz ama beklediğimiz gelmemiştir. Ölümle buluşacağımız yerden ve zamandan haberimiz yok ama o an geldiğinde o yerde olmamak gibi bir imkânımız da yok. O zaman hayattaki tek ve gerçek randevumuz ölümdür. (Üstad'ın bir bildiği varmış)


Bu şiir son zamanlarda dilime dolandı. Durup durup okuyorum kendime. Durmadan okuyunca şiir anlaşılmıyor çünkü. Kendine okumayınca da okuduğun şey şiirden başka bir şey oluyor. Şiirin sahnesi okuyanın kalbidir, dinleyeni okuyucunun kendisi, müziği kalbe hücum eden her bir mânânın ahenkli ve sessiz melodisi, alkışı da yanaktan süzülen damlalar. Öyle sahneye çıkıp, buğulu ses, romantik müzik, baygın bakışlarla okunan şey şiir değildir. Oradan bir şuur filan da doğmaz. “Ama sen de hem sahneye çıkıp, güzel müzikler eşliğinde şiir okuyorsun hem de böyle diyorsun" demeyin hemen. Günahı nefsine uyup işlersen sadece günahkâr olursun, günah değil diye kılıf uydurmaya kalkarsan imanından olursun maazallah. O hesap bizimki, günahkârız ama imanımız var hamdolsun.


Bak bir suizan ettiniz, mesele nerelere geldi. Ölüm diyorduk... Ölüm, belki de hayatın en ilginç yanı. Yaşamak kocaman bir yalan, hayat sadece oyun ve eğlence. Bu yalana son verişin adı ölüm. Ölüm hayata kıyasla daha gerçek. O zaman şöyle kurmalı belki de cümleyi: Hayat, ölümün en ilginç yanı. Hanginizin daha güzel işler yapacağını imtihan için ölümü ve hayatı yaratan O'dur, derken ölümün hayattan evvel zikredilmesinin bir sebebi de bu mudur acep?


"Büyük randevu'nun bir gün geleceğini hepimiz biliyoruz. Ama hiç gelmeyecekmiş gibi yaşamak hoşumuza gidiyor. Gaflet ne güzel şey! Latife etmiyorum, gaflet de bir nimettir. Gaflet olmasaydı aldığımız her bir nefeste ölümle yaşardık da ne oyunu kalırdı hayatın ne de eğlencesi.


Bir Allah dostu şöyle buyurmuş: “Bir çocuk, insanlara bir deliği gösterse ve buraya az önce bir yılan girdi dese, insanlar çocuğa itimad ederler de oraya ellerini sokmazlar. Ama Baba Âdem aleyhi selamdan beri nice peygamberler gelmiş, nice âlimler, evliyalar gelmiş; hepsi de 'ölüm var' demişler. Bu dünya geçicidir, asıl olan ahiret yurdudur, oraya hazırlık yapmak lazım demişler. Cennet var, cehennem var demişler ama insanlar yine de gaflet etmiş onları dinlememiş, bildikleri gibi yaşamaya devam etmişler."


Acı ama tablo bu. Aklım şiirin birinci mısraında hâlâ. "Büyük randevu bilsem nerede saat kaçta?” Bilseydik vaziyet değişir miydi acaba? Kesinlikle değişirdi. Yakîn gelinceye kadar kulluğa devam ederdik ölüme dair bir yakînimiz olsaydı şayet. Bir dostum, müzmin bir hastalığa yakalanan, doktorların günlerinin sayılı olduğunu söylediği bir yakınından bahsetti. Hayatının ne kadar değiştiğinden, olaylara bakışının, vaktini değerlendirişinin nasıl başkalaştığından...


Adamcağız altı ay sonra öleceğini bildiği için bütün hayatı değişmiş. Bizimki neden aynı acaba? Onun hiç olmazsa altı ay daha ömrü var, bizim bir nefes sonramız belli değil! Hani anlatırlar: Ârif bir zat, talebesiyle kayığa binip açılmış, talebe büyük bir mütefekkir edasıyla, "Efendim demiş Allah'ın işine bakın, ölümle aramızda bir tahta parçasından başka bir şey yok.” Tebessüm etmiş mübarek, buna da şükür evladım demiş, karadayken o tahta parçası da yok!


Aramızda kalacaksa size bir sır vereyim: Bir parkta sırtımızı yasladığımız ağacın bir gün gelip tabutumuzun tahtası olup olmayacağını bilemeyebiliriz ama nerede ve nasıl öleceğimizi kolaylıkla tahmin edebiliriz. Bilmek mümkün değil ama emin olun tahmin edebiliriz. Kendisinden bir misal verilmese 'emîn' kelimesinin sözlüklerdeki karşılığı yarım kalacak olan El-Emîn sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki: "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.”


Mesele bu kadar basit. En çok ne ile meşgulsen, en çok nerede vakit geçiriyorsan muhtemeldir ki o işle meşgulken ve orada iken büyük randevu gelip seni bulacak. Dilinde en çok neyin sohbeti varsa, kalbini en çok ne sızlatıyorsa, uykunu kaçıran ne ise, yüzünü güldüren, gözünden yaş döken ne ise muhtemelen son nefeste kalbinde işte o olacak, dilinde o.


Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, 'İnsan nasıl olmalı?' sualine cevaben bu hadis-i şeriften mülhem muhteşem bir cevap vermişler: "Son nefeste nasıl olmak istiyorsa hep öyle olmalı!" Merhum Mehmed Zahid Kotku Hazretleri ise meselenin mekân boyutunu bir tek cümlede özetleyivermiş: "Ölmek istemeyeceğin yerde bulunma!"


Bu nasihati bir formül gibi alıp misalleri çoğaltmak mümkün. Son nefeste dudağından dökülmesini istemediğin şeyi konuşma, aklına gelmesini istemediğin şeyi aklına getirme, yanında olmak istemeyeceğin kişinin yanına varma, yaparken ölmek istemeyeceğin şeyi asla yapma!


Hadis-i şerifin son kısmına dikkat buyurun lütfen. "Öyle diriltilirsiniz." Huzur-ı ilahide o halde olursunuz demek sanırım bu. Diriltilmek istediğin gibi öl ey insan ve ölmek istediğin gibi yaşa! Bir dur ve kendine soruver: Alnın secdede, gözünde yaşla mı varmak istersin Rabbinin huzuruna, yoksa...


Üstad'la başladı, bitsin Üstad'la...


"O demdeki perdeler kalkar perdeler iner

Azrail'e hoş geldin diyebilmekte hüner"


Kaynak: Tuncer, Serdar, Sermayem Yok Derdimden Başka, Profil Kitap, s. 64-67, 6. Baskı, 2020.

4 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Join my mailing list