Necip Fazıl'ın Visal Şiiri

İşte şaire göre insanoğlu, şeklî olanla, zahirle değil içsel olanla, özle meşgul olmalı, dış’ın ötesindeki iç’i aramalıdır. Necip Fazıl’ın kullandığı ‘’kabuk’’ ve ‘’ezberci’’ kelimeleri de ‘’kabuğundan ezberci bir hayat süren’’, bu yüzden de manaya ve öze ait olana bir türlü ulaşamayan, dolayısıyla hayatın anlamını bulamayıp hayatını da anlamlandıramayan ‘’insan’’ı ifade etmektedir.

...


Necip Fazıl’ın ‘’Visal’’ adlı şiiri, yoğun bir biçimde tasavvufi ve felsefi derinlikler arz ettiğinden dolayıdır ki, girişte Şebüsteri’nin Gülşen-i Râz’ından bir bölümü iktibas etmek ve Paul Eluard’ın şiir hususundaki mezkur sözünü hatırlayıp zikretmek gereğini duyduk.


‘’Visal’’ adlı şiirin akıcılığı ve kolay okunurluğu, Necip Fazıl’ın şiirinin umumisine şamil olan bir özellik olmasıyla birlikte, mana ve fikirdeki derinlik, herkesçe idrakine varılamayan bir husus olarak karşımızda durmaktadır. Şairin, siyasi ve aksiyoner kimliğinden dolayıdır ki "anlaşılmadan benimsenmiş olmak ile tanınmadan dışlanmış olmak" arasında sıkışıp kalması, onu, geniş kitleler tarafından taassupla sevilen, fakat yine geniş kitleler tarafından acımasızca nefret edilen biri haline getirmiştir. Yunus Emre misali herkesçe kolaylıkla okunup ancak herkesçe kolaylıkla anlaşılamayan şairin, hayat "Çile"si içindeki şiirlerinden bir şiir olan "Visal"de de aynı hususiyetin bir tezahürünü görmekteyiz.


Şiirin, biçimsel olarak tek bir kıt’a gibi gözükmesine rağmen, ikişer mısralar halinde kafiyelenmiş olması, bizi onun beyitler halinde tanzim edildiği düşüncesine götürmektedir. Nitekim şiir okunduğunda da her bir ikişerli mısranın kendi arasında bir anlamsal bütünlük oluşturduğu görülmektedir. Yine de her bir beyitin kendi içerisindeki tekil anlamsal derinliği, beyitlerin, mana itibariyle ‘’visal’’ sözcüğü çerçevesindeki bir bütünde birleştikleri gerçeğini değiştirmemektedir.


Şiirin biçimsel özellikleriyle semantik ilişkileri üzerinde, mısralardaki anlam özellikleri belirlendikten sonra durulacaktır.


Şimdi şiirin anlam yönü üzerinde duracağız:


‘’Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;

Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...’’


Şair, "beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş" ifadesiyle insanoğlunun mevcut varlık içerisinde, zaman ve mekan mefhumları dışına çıkamayışını, bu kavramlar içerisinde adeta mahpus oluşunu belirtmektedir. Zaman tarafından kuşatılmış ve mekan tarafından kelepçelenmiş olan "insan", mevcut şartlar içerisinde, ne zamanın dışına çıkabilme ne de mekanın kelepçesinden kurtulabilme gibi bir imkana sahiptir. Şiirdeki ifade, daha çok felsefi ve tasavvufi bir gerçeğin tesbiti niteliğindedir. Bu fiziksel gerçek karşısında ne "dün"den geriye, ne de "yarın"dan öteye gidemeyip "bugün" içerisinde sıkışan insan için, yaratıcı denen büyük sanatkara hayran olmaktan başka yapılabilecek hiçbir şey yoktur.


Nitekim Maarri’nin ‘’Lüzumiyyat’’ adlı divanının ‘’eb’adın tenahisi’’ adlı bölümünde buyurduğu gibi:


"Cebrail, şimşek hızındaki kanatlarıyla,

bütün ömrü boyunca uçsaydı

Yine de ‘Dehr’in (zamanın) dışına çıkamazdı."


"Zaman ve mekan’’ insan aklının hadiseleri ve eşyayı kavrayabilmesi için elzem olan iki unsurdur. İnsan aklı, zaman ve mekan şuuru olmadan düşünemez. O yüzdendir ki rüyalarda da eğer bu kavramlar mevcut olsaydı, insanoğlu onu da gerçek olarak algılayabilirdi. Rüyaların gerçek olarak algılanmayışının sebebi, onda ‘’zaman, mekan ve nedensellik ilkeleri"nin bulunmayışıdır.


Aşağıdaki alıntı M.Ö. 4. yüzyıla ait bir metindir. "Günün birinde Çuang Tzu, bir kelebek olduğunu, neşeli, hayattan memnun bir kelebek olduğunu rüyasında görmüş. Bu kelebeğin Çuang Tzu’dan haberi bile yokmuş. Birdenbire uyanmış, bir de görmüş ki, gerçekten Çuang Tzu imiş. Şimdi artık, Çuang Tzu rüyasında bir kelebek mi olmuştu, yoksa bir kelebek rüyasında kendini Çuang Tzu olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş."6


Rüyaların bir gerçek mi, yoksa gerçeğin bir rüya mı olduğu sorusu bize Hz. Peygamber (s.a.v.)’in "İnsanlar uykudadır; ancak öldükleri zaman uyanırlar" mealindeki Hadis-i Şerif’ini hatırlatmaktadır.


Gerçeğin, varlıkla perdelenmiş olması, bizim ‘’gerçek’’ diye tasavvur ettiğimiz "şey"lerin aslında, "mutlak gerçeği" örtücü nitelik taşıyor olması, şairin "Ne sanattır ki her şey, her şeyi peçelemiş..." mısrasının karşılığı niteliğindedir. Çünkü birinci kullandığı "her şey" kelimesi görünen varlığı, ikinci kullandığı "her şey" kelimesi ise görünmeyen varlığı ifade emektedir. Dolayısıyla, görünmeyenin, görünenle görünmez kılınması gibi bir tesbit yapılmakta ve insanın gerçeklik algısının geçerliliği sorgulanmaktadır. "Gerçek" sanısıyla algılanan varlıklar, aslında birer "peçe" veya hakikatin birer remizi’dir.


"Her şeyin, her şeyi peçelemesi" bize ayrıca insanoğlunun nefsani varlıklarla meşguliyetten ruhani varlıkların farkına varamıyor olmasını, masivaya kapılan insanın maveradan bihaber yaşıyor olmasını da düşündürmektedir. Ancak mısralarda insanlara "fani olan baki olanı perdeliyor görmüyor musunuz!" gibi bir nasihat ve uyarı kaygısından ziyade felsefi anlamda ulvi bir gerçeğe işaret etmek ciheti daha ağır basmaktadır.


Şairin kendi fikri macerası içerisindeki düşünsel buhranlarından biri olan bu konuyu dile getirişinde ‘’ben’’ sözcüğünü (‘’Beni zaman kuşatmış...) kullanıyor olması, kendi şahsında sembolize edilen konunun -farkında olsalar da olmasalar da- aslında tüm insanlığa şamil bir mesele olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.


"Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;

Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka."


Mutasavvıfların dünya görüşüne göre, "gerçeklik ve varlık" olarak algılanan mevcut dünya, aslında mutlak varlığın tecellilerinden yalnız bir "görünüş"ü temsil etmekte olup bundan başka, mutlak varlığın (yaratıcının), tecellilerinin tezahür ettiği farklı varlık alemleri de mevcuttur. Birçokları tarafından farklı biçimlerde tasnif edilmesine rağmen genel kabul gören bir derecelendirme olan Muhyiddin İbn-i Arabi’nin görüşüne göre, varlık alemi beş mertebede tefrik edilmektedir:


1. Zât mertebesi (mutlak adem-i tecelli mertebesi), Gayb-ı Mutlak

2. Sıfatlar ve Esma mertebesi, Uluhiyyet makamı

3. Ef’al mertebesi, Rubûbiyyet makamı

4. Emsal ve Hayal mertebesi, Alem-i Misal

5. Hisler ve Müşâhede mertebesi, Alem-i Şuhûd


Bu şekilde derecelendirilmiş olan varlığın varlık mertebeleri, Necip Fazıl’ın şiirinde, ‘’Perde perde veralar,...’’ (perde perde alemler, dünyalar) şeklinde karşılığını bulmaktadır. Şair, bu ifadesiyle iç içe geçmiş olan ve birbirini perdeleyen alemlerden bahsetmektedir. Muhtemeldir ki varlığın bu beş mertebesi dışında şair, sonsuza uzanan bir görünüşler zincirini de kastetmiş olsun.


Elbetteki mutlak varlığın, bütün varlık kategorilerindeki tecellisi aynı biçimde ve şiddette değildir. İlahi tecelli her mertebede farklı şekilde tezahür etmektedir. O yüzdendir ki şair "...ışık başka, nur başka;" demektedir. Çünkü ışık, nur’a nispetle varlığın gölgesi gibidir. Bu bize Platon’un meşhur "mağara" teşbihini hatırlatmaktadır.

Teşbih şöyledir: "Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır."


İnsan zincirlere bağlı olduğundan gerçek olanı göremez. İdealar dünyasını değil, yansımaları görür. Platon’a göre, bu mağara benzetmesi insan yaşamını çok güzel bir biçimde tavsif etmektedir. İşte şairin, ışık ile nur’un başka olduğunu söylediği zamanki durumu, bir bakıma Platon’un mağara benzetmesindeki zincirinden kurtulduktan sonra gerçeği anlayıp geri dönen insanın durumu gibidir.


Gerçeği anlayan insan, sufilerin vecd hali dedikleri bir hal içerisinde bulunur. Fakat bu bilinç hali sürekli olmayabilir. Bunun sürekliliği çoğunlukla kişinin kendi çabalarına bağlıdır. Ya kişi gerçeği ve mutlak hakikati ‘’bir anlık’’ bir süre içinde tatmanın, ona kavuşmanın verdiği anlık vecd ile kalacak, ya da büyük bir bilinç ve uyanıklık haliyle ‘’kesiksiz huzur’’u yaşayacaktır.


Şair, bir hakikati kendi benliğinde duymuş olmanın verdiği hal ile insanlığa seslenmektedir:


"Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;

Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?’’


"Renk, koku, ses ve şekil", kabaca, insanın beş duyusuna yönelen maddi hislerdir. Fakat bu kavramların maddi nitelik taşıyor olmaları onların biricik nitelikleri değildir. Gerçekte, görülen, duyulan, koklanan ve maddi olarak hissedilen dünya, bize göremediğimiz, duyamadığımız, koklayamadığımız ve maddi olarak hissedemediğimiz asıl dünyanın habercileri gibidirler.


İşte şaire göre insanoğlu, şeklî olanla, zahirle değil içsel olanla, özle meşgul olmalı, dış’ın ötesindeki iç’i aramalıdır. Necip Fazıl’ın kullandığı ‘’kabuk’’ ve ‘’ezberci’’ kelimeleri de ‘’kabuğundan ezberci bir hayat süren’’, bu yüzden de manaya ve öze ait olana bir türlü ulaşamayan, dolayısıyla hayatın anlamını bulamayıp hayatını da anlamlandıramayan ‘’insan’’ı ifade etmektedir.


Bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmaktadır:


"Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, yükseltmeyen amelden, erişmeyen duadan sana sığınırım."


Mevlana’nın bir sözü ise şöyledir:


"Ben sevgilinin yüzünden bahsediyorum sana; sen bana, vezinden, kafiyeden dem vuruyorsun."


Bu noktada dış ve iç, zahir ve batın gibi tasavvuf felsefesinin meselesi olan bir konunun şairin şahsında bütün insanlığın meselesi olması gereği vurgulanmakta ve insanın hayatını anlamlandırması yönünde ezberci ve dışa yönelik değil manaya ve içe yönelik olması gerektiği ifade edilmektedir.


Kaynak: Güdek, Orhan, Necip Fazıl'ın Visal Adlı Şiiri, Edebiyat Otağı, sayı 6, 2005.

15 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Join my mailing list