Nefis Muhasebesi

Meymun b. Mihran, "İnsan gıdası ve giysisi hususunda ortağından hesap soran bir kişi gibi kendinden hesap sormazsa takva sahibi olamaz." demiştir. İnsanın bu konuda hareket noktası şu olmalıdır: Her insanın bir kusuru ve eksiği vardır. Hatasız kul olmaz. Ben de insanım ve benim de hatam, kusurum ve işlediğim günah vardır. Bu temel fikri önce kafasına samimiyetle yerleştirir, sonra eksiklerini araştırmaya ve hatalarını görmeye çalışır.

Yüce Allah, "İnsan, kendisinin başı boş bırakılacağını sanıyor."¹ ve diğer bir ayette de "Elbette ki bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz."² buyuruyor. Allah insana birçok nimet vermiş, lütuflarda ve ihsanlarda bulunmuş, bunları nasıl kullanacağı ve harcayacağını da bildirmiştir. İnsan bu nimetleri, veriliş amacı doğrultusunda kullanmak zorundadır. Aksi takdirde bunun hesabını yaratıcısına vermek mecburiyetindedir. Yüce Allah verdiği nimetlerin hesabını hem dünyada hem de ahirette sorar. Allah'a hesap vermek çok zordur.


Önce Allah'a karşı sorumlu olan insan ebeveynine, akrabalarına, komşularına, hocalarına ve yöneticilerine, kısaca bütün insanlara karşı sorumludur. Çünkü onun yapması gereken birtakım ödevler ve görevler vardır. Bunları yapmadığı, savsakladığı veya yarım yamalak yaptığı zaman önce varlığını borçlu olduğu Mevlasına, sonra derece derece diğer insanlara hesap vermek zorundadır. Bu sorumluluk ve yükümlülük bilinci insani yapının temelidir. Eğer sorumlu olmasaydı hayvanlardan farkı olmazdı.


İnsan çeşitli konumda bulunan üstlerine çeşitli konularda ve çeşitli yerlerde sorumludur. Ama bir de kendine karşı bir sorumluluğu vardır. Burada hesap soran da hesap sorulan da kendisidir. Nasıl olur da insan kendisini hesaba çeker? Onun biri hesap soran, diğeri hesap sorulan iki benliği mi var? Çift kişilikli midir? Evet burada görece bir çift kişilikli olmak söz konusudur. Kur'an-ı Kerim insan nefsini, yani benliğini iki şekilde niteler: "Nefis, hiç durmadan insana kötülüğü emreder."³ "Nefis hep kınar."⁴ Nefs-i Emmare ve Nefs-i Levvame dedikleri şey budur. Nefs-i Levvame kötü amellerde ve günah işlediğinde kendini hesaba çeker ve kınar. Hasan Basrî, "Mümin sürekli nefsini kınar, kâfir ise bildiğini okur, nefsini hesaba çekmez." demiştir. Nefs-i levvame kötü ve günah bir şey yaptığından kendine esef eder, iyi ve sevap bir iş işlediğinde niye daha iyi ve daha çok yapmadım diye yine kendini kınar. Tasavvufta nefsin bu iki tavrına özellikle dikkat çekilmiştir: "Süleyman var Süleyman'dan içeru", "Bir ben var benden içeru" diyen Yunus işte bu üst bene işaret etmiştir. Bu iki nefsten biri esfel-i safilinde (çukurda), diğeri a'lâ-yı illiyyinde (zirvede)dir. Dinî ve ahlâki anlamdaki muhasebe çeşitlerini şimdilik bir yana bırakarak insanın kendini denetlemesi (mürakabe, özdenetim) ve sorgulaması (muhasebe, özeleştiri) üzerinde biraz duralım. Hz. Peygamber, "Akıllı kişi nefsine egemen olur ve ölümden sonrası için çalışır.", "Aptal kişi nefsine uyar ve Allah kerimdir."⁵ deyip geçer. Burada kişinin nefsine egemen olması onu hesaba çekmesi şeklinde yorumlanmış ve "Kıyamet günü hesaba çekilmeden evvel dünyada nefsinizi hesaba çekiniz." şeklinde açıklanmıştır. Hz. Ömer'in de, "Hesap sorulmadan önce nefsinize hesap sorunuz. Tartılmadan evvel kendinizi tartınız, büyük hesap günü için hazırlık yapınız." dediği ve Ebu Musa el-Eş'ari'ye, “Sıkıntılı dönem gelmeden önce rahat dönemde iken kendini sorgula" tavsiyesinde bulunduğu bilinmektedir.⁶


Meymun b. Mihran, "İnsan gıdası ve giysisi hususunda ortağından hesap soran bir kişi gibi kendinden hesap sormazsa takva sahibi olamaz." demiştir.⁷ İnsanın bu konuda hareket noktası şu olmalıdır: Her insanın bir kusuru ve eksiği vardır. Hatasız kul olmaz. Ben de insanım ve benim de hatam, kusurum ve işlediğim günah vardır. Bu temel fikri önce kafasına samimiyetle yerleştirir, sonra eksiklerini araştırmaya ve hatalarını görmeye çalışır. İnsanın hatalarını ve kusurlarını görebilmesi için önce duygusallıktan uzaklaşarak sağduyulu ve tarafsız olması lazımdır. İnsanın kendisine karşı tarafsız olması ise son derece zordur. İnsan nefsi işlediği her işte ve her tavırda kendini haklı çıkarır, suçu başkalarına atar. Düvenci keseri gibi hep kendisinden yana yontar. Küçüklükten beri edinmiş olduğu temelsiz bilgiler, önyargılar, alışkanlıklar, dayanağı olmayan inançlar ve duygular akl-ı selim ile Hakk'ın emrine ve iradesine göre hareket etmesini engeller. Kendi yaptığına doğru ve iyi, buna aykırı davranışlara yanlış ve kötü nazarıyla bakar. Kendini beğenmesi, şımarması, gururu, kibri, hasedi, bencilliği, çıkarcılığı ve itibarına düşkünlüğü doğru ve iyi olanı görmesini engeller, bazen bunu fark edebilir ama bu sefer de onu kabullenemez, itirafta bulunamaz. Bütün bunlar kendine hesap soran ve otokritikte bulunan insanın nefsine karşı tarafsız olmasını engeller. Eğer söz konusu kötü huylarından az çok kendini soyutlarsa, insan bazı kusur ve hatalarını görebilir, bunları kabul ve itiraf edebilir, ortadan kaldırma yönünde çaba harcayabilir. Hata ve kusurlarını görüp bunları yavaş yavaş terk eden kişi bunların yerine doğru ve iyi olması şartıyla yenilerini koymalıdır. Yerlerine yenileri konulmazsa eskiye dönüş ihtimali daima fazla olur. İnsanın olgunlaşmasının ve erdemli hale gelmesinin en etkili ve verimli araçlarından biri özdenetim, diğeri özeleştiridir.


İnsanın hep başkalarının hatalarını, kusurlarını ve günahlarını görmesi, aklını fikrini bu gibi şeylerle meşgul etmesi, kendi ayıp ve kusurlarını görmesine mani olduğundan Hz. Peygamber "Ne mutludur o kimse ki kendi kusurlarını görmesi başkalarının kusurlarını görmesine engel olmuştur."⁸ buyurur. Mutluluğa giden yol dışa dönük eleştiriyi içe dönük hâle getirmek, dikkati nefis üzerinde yoğunlaştırmaktır. Gazzâlî'nin de dediği gibi⁹ sabahleyin kalkan kişi günlük işlerine başlamadan evvel hak ve hukuk gözetmeyi, doğruluktan ve dürüstlükten ayrılmamayı, din ve ahlâk kurallarının dışına çıkmamayı nefsine tavsiye eder. Önüne böyle bir program koyar. Bu programı gerçekleştirmek için de elinden geldiği kadar çabalar. Akşam olunca da bunun bir muhasebesini yapar, programını ne kadar uygulayabildiğini tespit eder, uygulayamadığı veya eksik uyguladığı konusu üzerinde düşünerek bunun sebeplerini araştırır. Bir daha aynı hataları tekrar etmemenin yollarını araştırır, bunun için gereken önlemleri alır. Ertesi günki programını gerçekleştirmesi ve bu yolda kendisini başarılı kılması için Rabbine niyaz eder, O'nun yardımını ister ve yatıp uyur. Ertesi gün de böyle yapar.

Bir mümin her zaman ve her gün kendini hesaba çekmekle beraber daha genel çizgilerle olmak üzere haftada, ayda, yılda bir kere bir muhasebe yapar. Ne yapıp ne yapamadığını ne kazanıp ne zarar ettiğini inceler. Tıpkı bir ortağın günde, haftada, yılda bir kere ortağına hesap sorduğu gibi nefsine hesap sorar. Bir mümin bir de tüm ömrünün muhasebesini yaparak hayatını değerlendirir. Nefsin kusur ve kabahatlarını görmek yetmez. Onu bu yanlış yoldan çevirmek lazımdır. Bunun için önce nefse öğüt verilir, ikna edilmeye çalışılır, bu yolla terbiye edilir. Hz. İsa, "Önce nefsine, sonra başkalarına nasihat et, aksi hâlde Allah'tan utan." demiştir. Ama eğer nefis bu usulle edeplendirilir, iyilikle ve ikna yoluyla doğru yola gelirse ne âla, aksi takdirde ona birtakım yaptırımlar uygulanır. İnsan önce nefsini, sonra özellikle gözünü, kulağını, dilini, midesini, cinsel organını, elini ve ayağını kontrol eder. Bunlarla neler işlediğini düşünür. Bunlar kötülük yapmakta ısrar, günah işlemekte inat ederlerse onlara çeşitli yaptırımlar uygular. Nefsi uyarmak, yapılan kötülüklerin ve işlenen günahların unutulmayacağını, mutlaka bunların bir gün getirilip önüne konulacağını, hesabının sorulacağını, işlenen her şeyin Kiramen Katibin denilen melekler tarafından kaydedilmekte olduğunu bunlar tarafından tutulan kayıtların bir gün önüne konulup "Amel defterini oku!"¹⁰ "Küçük-büyük herşey burada eksiksiz olarak tesbit edilmiştir."¹¹ denileceğini nefsine sık sık hatırlatır. Şu hadis-i şerifi belleğine resmeder: "İyilik çürümez, günah unutulmaz, hesap soran ölmez, istediğin gibi davran, başkasına karşı nasıl davranırsan sana karşı da öyle davranılacaktır."¹²


Nefse uygulanacak yaptırımlardan bazıları şunlardır:


1. Daima iyi insanları örnek almak, onlara özenmek, kötülerden ise ibret almak.


2. Bir farzı terk yahut tehir veya ihmal ederse hemen onu iade ve tekrar eder, sünnet ve nafile ibadetlerde ve ahlâki konularda da aynı şeyi yapmak, haram ve günah olan bir şeyi yaparsa hemen tevbe etmek, birinin hakkını yemişse iade etmek, birini incitmiş ise helallik dilemek. Böylece borçtan kurtulmaya günah yükünü hafifletmeye gayret etmek.


3. Din ve ahlâk açısından yapılması gerekeni yapmamış, yasak ve sakıncalı olanı yapmışsa kendisini cezalandırmak, nefsini zor işlerle yükümlü tutmak, çileli bir hayat yaşamaya zorlamak. Bu maksatla bazı mübah ve helal olan şeyleri nefsine yasaklamak, bazı nafile ibadetleri sürekli ve miktarını artırarak ifa etmeye onu mecbur etmek.


"Ey nefsim, ey zavallı, ey biçare, ey aptal niçin yapılması gereken şu şu hususları yapmadın, yapılmaması gereken şu şu hususları yaptın? Sen avanak mısın? İşin sonunu düşünmedin mi? Sen Allah'ın denetimi ve gözetimi altında olduğunu, O'nun er-Hasib, el-Rakib, eş-Şehîd, ed-Deyyân (hesap soran, denetleyen, her şeye şahit olan ve sorgulayan) olduğunu bilmiyor musun?" demek ve nefsini kınamak, ayıplamak, suçlamak, bazen da onunla alay etmek. Gazzâlî, insanın nefsini kınamak ve azarlamak için O'na nasıl hitap edileceğine dair birçok örnekler verir. Bunların birkaçı:


Ey nefis! Ben akıllı, zeki ve bilge bir kişiyim diyorsun ama aslında sen aptal ve avanağın tekisin. Ölümün yakın olduğunu, kısa bir süre sonra ya cennete veya cehanneme gitmek durumunda olduğunu bilmiyor musun? Niçin şimdi önlem almıyor, kurtuluşun çarelerini aramıyorsun? Dünyanın geçici ve yalancı zevklerine dalıp ebedî mutluluğu nasıl gözardı ediyorsun? Yazıklar olsun sana ey nefis! Bir dostun hoşlanmadığın bir iş yapsa ona nasıl kızar ve köpürürsün! Buna bakarak rızasına uygun davranmadığın zaman Mevla'nın sana nasıl gazap edeceğini neden anlamıyorsun? Yazık sana ey nefis! Halka dış yüzünü güzel gösteriyorsun, ama içindeki kötülükleri Hakk biliyor. Neden için dışına, sözün özüne uygun değil? Bu ikiyüzlülük neden? Yuh sana ey nefis? Ne kadar gaddar, ne kadar zalim, zorba, hain, yüzsüz, arsız, cüretkâr, küstah, dönek, kalleşsin! Sana nasıl güvenebilirim? Ey rezil ve kepaze nefis! Kendini İblis'in eşeği hâline getirdin! Onun maskarası oldun, yularını almış eline istediği yere götürüyor. Bunca hata ve günahların varken yaptığın işleri nasıl beğenirsin? Unutma ki Allah Teâlâ binlerce yıl ibadet ettikten sonra İblis'i bir tek itaatsizliği sebebiyle lanetleyip huzurundan kovdu!


Bütün bu ve benzeri hitaplar süfli arzuların kaynağı olup insana kötülüğü emreden nefse yöneliktir. Bir kere onu yenip etkisiz hâle getirdik mi artık kutsilerin âlemine giden yolu tutmuş, bu yolda mesafe almaya başlamış oluruz. Öyle bir noktaya geliriz ki o noktada Allah nefisten, nefis de Allah'tan razıdır. İşte o zaman insan üstbenliğini yakalamış olur. Ünlü sûfilerden Azizuddin Nesefi de "Ey Derviş" başlığını taşıyan ibarelerle nefse hitap etmiştir:


Ey Derviş! Kâmil insan şeriat, tarikat ve hakikat yönünden tam olan kişidir. Eğer bu ifadeyi anlamadınsa bunu başka bir tarzda ifade edeyim. İnsan-ı kâmil şu dört hususta mükemmellik mertebesinde olur: güzel söz, güzel iş, güzel ahlâk, marifet.


Nefis muhasebesi tasavvufta önemlidir. Nefis muhasebesinde çok titiz davrandığı için el-Haris b. Esed (ö.H. 243) Muhasibî diye meşhur olmuştur. Ârif ve velilerin, Allah Teâlâ'nın emrine uymayan veya bu konuda gevşek ve ihmalkar davranan nefislerini nasıl cezalandırdıklarını anlatan pek çok menkıbe anlatılır. Ünlü sûfi Bayezid Bistamî diyor ki: "Bir kere nefsimi bir taate davet ettim, ama o buna yanaşmadı. Cezalandırmak için O'na bir sene su vermedim."¹³ İbn Ömer bir namazı cemaatle kılamayacak olsa o geceyi sabaha kadar ibadetle ihyâ ederdi. Bir kere akşam namazını geciktirdiği için iki köle azat etmişti. Temim ed-Dâri bir gece teheccüt namazını kılmadan yattığı için bir sene süreyle geceleri ibadetle geçirmiştir. Hz. Ömer, ayaklarını kırbaçlar ve "Bugün Allah için ne yaptın?" diye sorardı. Davûd Tâî, canı istediği hâlde bir sene tuzlu ekmek yememiş, tuzsuz ekmekle iftar etmişti. Abidin biri bir kere harama baktığı için bir sene başını kaldırıp semaya bakmamıştır. İnsan, canının her istediğini yapamaz. Nefis bir şey istedi mi, doğrusu bu isteğin zıddıdır. Nefsin zıddına git, doğruyu bulursun. İnsan nefsine değil, Rabbine, Kur'an'a, Hz. Peygamber'e akl-ı selimine ve vicdanına kulak vermeli, buralardan gelen sesi dinlemelidir.


1 Kıyamet, 75/36.

2 Tekasür, 102/8.

3 Yusuf, 12/53.

4 Kıyamet, 75/2.

5 Tirmizî, Kıyamet, 25; İbni Mace, Zühd, 31.

6 Bkz. Gazzâlî, İhyâ, c. IV, s. 384.

7 Tirmizî, Kıyamet, 25.

8 Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. II, s. 46.

9 Gazzâlî, İhyâ, c. IV, s. 392

10 İsra, 17/14.

11 Kehf, 18/49.

12 Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. II, s. 126.

13 Kuşeyrî, er-Risale, s. 83.


Kaynak: Uludağ, Süleyman, Hayata Sûfî Gözüyle Bakmak: İnsan, İslam, İrfan, Dergâh Yayınları, s. 276-282, 2. Baskı, Nisan 2017.


20 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör