O Kadar Hızlı Gittik Ki, Ruhlarımız Çok Çok Gerilerde Kaldı

Hakikat dile gelebilir miydi? Dilin sıkleti gerçekliği kaldırabilir miydi? Irmak anlatıların anlatıcılarının tedai zincirlerinin sağlamlığına bakıldığında, anlatı katmanlarının bir harp düzenindeymiş gibi olduğu, her şeyin yerli yerinde olduğu ve anlatıda bir aksamanın, bir kekeme dilin, bilinçte bir yarılmanın, bir kesik söylemin olmadığı görülüyordu.

...


Hızlılık modern zaman hastalığıdır. Yavaşlık ve insanın acelesinin olmamasıysa bir eski zaman hasleti. İnsanın hayatını çepeçevre sarmış bu acelecilik, hektiklik onun ruhunda onmaz yaralar açmaktadır. Flanörlerin Paris'te kaplumbağa temposu ile pasajları gezerken temaşalarından elde ettikleri gözlem ve o gözleme dayalı fikirler; ruhsuz bir şekilde bir yerden bir yere, her yerden her yere akan, adları yitik, yüzleri ve neredeyse artık gölgesi bile olmayan bir insan güruhunun yabancılaşmasına bıraktı yerini.


Meksika'da dünyaca ünlü Inka tapınaklarını görmek ve oraya ulaşmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, oranın birkaç yerlisiyle yola çıkarlar. Hedefledikleri dağın tepesidir ve orada yer alan tapınaklara uzanan yolu çok hızlı kat ederler. Ara vermedikleri ve sonsuz "hektiklik" içinde hedeflerine varmayı arzuladıkları için yerlilerin kendi aralarında bir şeyler fısıldaştıklarını ve birden yere oturduklarını görürler. Bir şeyleri beklemeye başlar bu yerliler. Avrupalı arkeologlar hareketlerine bir anlam veremezler yerlilerin. Beklemeleri saatler sürer. Yerliler fısıldaşırlar ve tekrar yola koyulurlar. Böylesi kesintili hareketlerle görkemli Inka tapınaklarına varırlar. Ne yaşadıklarını bilemeyen ve kafalarında da yerlilerin bu garip davranışını sorgulamayı bırakmayan arkeologlardan biri, yaşlı rehbere bu garip davranışlarının anlamının ne olduğunu sorar: “Görünürde olmayan bir şeyi niye defaaten saatlerce bekledik?” Doğayı kalbiyle okumayı bilen Inkalı yaşlı rehber kısa sürede çok hızlı yol aldıklarını, ruhlarının kendilerinden çok uzakta kaldığını, oturup ruhlarının kendilerine yetişmesi beklediklerini dillendirir.


Modern insanın bu “hektiklik”le ruhlarını artık beklemesine bile gerek kalmadı denilebilir. “Hektiklik” o kadar arttı ki ruhlar geri döneceği, normalde ait olduğu ve ulaşması gereken bedenin yönünü şaşırdı. Dil için de bu böyle. Roman Polanski’nin Piyanist’inde Spielmann, o muhteşem klasik müzik becerisine sahip adam, filmin başında bir radyo programında harika piyano çalabilirken; savaşın getirdiği acıyla, insan bedeninde ve ruhunda bıraktığı tarif edilemez oyukla, yeryüzüne inen lanetten, insanlık değerlerinin ayaklar altına alınmasındaki dehşetten ve utançtan kaynaklanan ezilmişlikle aç karnını doyuracak kavanozu bile açamayacak duruma gelmişti. Gücü bir kavanozu açmaya yetmiyordu artık. Dil nasıl ırmak anlatılardaki dinginliğe sahip olsundu bu demlerde?


Modern zaman, şiirlerin kendi içine dönme, kapalı şiirler olma; modern dönemin tüm hastalıklarının tema olarak da biçim olarak da şiirin içinde barınma sürecini hızlandırdı. Yüksek evleri, gökdelenleri, fabrika yaşamını, akar şeritleri, yalnızlıkları, yabancılaşmayı, esrarı, kokaini, evlilik sorunlarını, teknolojik gelişmelerin dehşetini dile getirerek bunları büyükşehir edebiyatına kattı. Kendi içine kapanan sanat, sadece kendisi için olan sanat, saldırgan bir dil de öngördü. Metaforlar, semboller, imge ve imajlar,  aliterasyonlar şefkatli tınılarından nobran hâllere doğru evirildi. 28 yaşındaki Hugo von Hofmannsthal’in Francis Bacon’a yazığı “Chandos Mektupları”nda Lord Chandos “edebiyattan topyekûn elini eteğini çektiğini” dillendiriyordu. Lord Chandos’un gerekçesi tam bir modernizm eleştirisi olması bakımından önemliydi. Chandos bu tehlikeli zamanlarda insanın, elbette kendisinin de “bir şey hakkında tedai zincirini kaybetmeden, düzgün ve sağlıklı bir şekilde düşünebilme ve konuşabilme yeteneğini kaybettiğini” dillendiriyordu. Gerçekliğin dille sunulabilmesi durumu neydi? Hakikat dile gelebilir miydi? Dilin sıkleti gerçekliği kaldırabilir miydi? Irmak anlatıların anlatıcılarının tedai zincirlerinin sağlamlığına bakıldığında, anlatı katmanlarının bir harp düzenindeymiş gibi olduğu, her şeyin yerli yerinde olduğu ve anlatıda bir aksamanın, bir kekeme dilin, bilinçte bir yarılmanın, bir kesik söylemin olmadığı görülüyordu.


...


Kaynak: Sarı, Ahmet, “O Kadar Hızlı Gittik Ki, Ruhlarımız Çok Çok Gerilerde Kaldı”, Cins Dergisi, s. 8, Aralık 2019.

1 görüntüleme
Join my mailing list