‘Peygambersiz İslâm’ projesi

Batılılar, Hz. Peygamber'i (sav) devre dışı bırakmayı başardıklarında dinin kısa devre yapacağını kendi protestanIık tarihlerinden çok iyi biliyorlar. O yüzden Hz. Peygamber'in konumunu sarsmaya, bunun için de akîdeyi, mezhepleri ve hadisleri tartışmaya açmaya çalışıyorlar. Ama Müslümanlar burada zokayı yutmaya çoktan teşne durumdalar, ne yazık ki.

...


Krizin diğer adı: Akîdevî, fikrî, siyasî 3 sütundan oluşan omurganın çökertilmesi


“İslâm dünyası”, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor. “İslâm dünyası” dediğime bakmayın siz: “İslâm dünyası” diye bir yer yok artık. İslâm dünyası, İslâm'ın dünyası değil, İslâm'ın şekillendirdiği bir dünya değil; sömürgecilerin şekillendirdiği, her bakımdan şekil verdiği, çeki düzen verdiği, her alanda bağımsızlığını yitirmiş bir dünya. Son iki asırdır, “İslâm dünyası” hem fiilen hem de zihnen işgal altında.


Tarihte yaşadığımız -önceki yazılarımda da dikkat çektiğim gibi- ikinci büyük medeniyet krizi bu. Krizi anlamadan aşamayız. O yüzden ilk yazılarda krizi anlama ve anlamlandırma çabası içinde oldum. Birinci büyük medeniyet krizini Haçlı ve Moğol saldırılarıyla 12 ila 14. yüzyıllar arasında yaşadık.

Birinci medeniyet krizini,

  • ● Selçukluların İslâm dünyasını akîdevî, fikrî ve siyasî olarak tarihte ilk kez birleştiren, bütünleştiren

  • ● Gazâlî'nin temellerini attıkları Ehl-i Sünnet Omurga'yı inşa ederek aştık.

Bu üç sütun, darmadağınık olan İslâm dünyasını hem teorik hem de pratik olarak birleştirdi.


Bir yandan İslâm dünyası bütünleşti öte yandan da Haçlı ve Moğol saldırıları püskürtüldü.


Şimdi de, son iki asırdır, benzer bir saldırıyla karşı karşıyayız.


Bugün de İslâm dünyasının öncelikli olarak akîdevî, fikrî ve siyasî bütünleşmesi için yeniden Ehl-i Sünnet Omurga etrafında kenetlenmesi gerekiyor. Ancak o zaman içerden ve dışardan gerçekleştirilen saldırıları püskürtebilmemiz imkân dâhiline girecektir.

  • İşte o yüzden Batılılar ve içimizdeki Batıcılar, Ehl-i Sünnet omurganın, tarih yapacak bir atılıma kaynaklık etmesini, temel sunmasını ve ruh üflemesini imkânsızlaştırmayı hedefleyen büyük bir saldırı gerçekleştiriliyorlar.

İslâm dünyasını, Selçuklu’nun kardığı mayayı küresel bir ruha dönüştüren, İslâm dünyasını yeniden toparlayıp ayağa kaldıracak ruha, medeniyet tecrübesine ve tarihî derinliğe sahip en son ve en sofistike medeniyet tecrübemiz olan Osmanlı'yı unutturmaya, Müslüman toplumları zihnen toparlayacak yeni bir Gazâlî'nin çıkmamasını sağlamaya ve en önemlisi de İslâm'ı Protestanlaştırmak, hayattan uzaklaştırmak için Hz. Peygamberi (sav) devre dışı bıraktırmaya çalışıyorlar.


Üç tehlikeli oryantalist proje


Batılıların / Oryantalistlerin, İslâm dünyasında uygulanmak üzere son iki yüzyılda geliştirdikleri üç tehlikeli proje var. Bu üç projeyi kısaca şöyle özetleyebiliriz:

  1. İslâm düşüncesinin Gazâli'yle bittiği masalını yaymak.

  2. Osmanlı'yı unutturmak.

  3. Hz. Peygamber'in (sav) konumunu sarsmak.

Bu yazıda, sonuncu ve en hayatî olan projeyi mercek altına alacağım.


Bu üçünün de buluştuğu çok önemli bir nokta var: Üçü de kurucu. Emperyalistler nerden vuracaklarını çok iyi biliyorlar. Biz bilmiyoruz sadece başımıza ne geldiğini, niçin ve nasıl geldiğini.


Gazâlî, yaklaşmakta olan birinci medeniyet krizini göğüsleyecek ve püskürtecek Ehl-i Sünnet omurgayı muhkemleştirecek üç büyük sütun dikti: Akîdevî, fikrî ve siyasî üç muhkem sütun.

● Gazâlî'nin diktiği bu üç sütun, Selçuklu ve Eyyûbîlerin çabalarıyla Ehl-i Sünnet omurganın mayasını kardı.

● Osmanlı'nın çabalarıyla da Ehl-i Sünnet omurgayı muhkemleştirecek muazzam bir ruha dönüştürüldü.


Bin yıl İslâm dünyası bu nedenle bütün saldırıları püskürttü; İslâm dünyasını sarsılmaz bir şekilde bin yıl diri ve ayakta tuttu.

Oryantalistler, bu projenin ilk ikisini başardılar.

  • ● Osmanlı'yı unutturdular.

  • ● Çeyrek asırda bin yılımızı kuran temelleri atan Gazâlî gibi kurucu bir öncü'ye, oryantalist bir gözle baktılar, Gazalî'nin “İslâm düşüncesini bitirdiği” masalını yayarak çok büyük darbe vurdular.

Sonraki iki yazımda Gazâlî ve Osmanlı'yı ayrı ayrı mercek altına alarak bu saldırıları nasıl püskürtebileceğimizi göstermeye çalışacağım. Bu yazıda, Hz. Peygamber'e (sav), Hadis-i Şeriflere yapılan saldırının mahiyetini, hedeflerini ve nasıl püskürtülebileceğini göstermek istiyorum âcizâne.

Hz. Peygamber'in konumunu sarsmak istiyorlar!


Son çeyrek asırdır üçüncü projeyi hayata geçirmeye çalışıyorlar adım adım.


Batılılar, Hz. Peygamber'i (sav) devre dışı bırakmayı başardıklarında dinin kısa devre yapacağını kendi protestanIık tarihlerinden çok iyi biliyorlar.


O yüzden Hz. Peygamber'in konumunu sarsmaya, bunun için de akîdeyi, mezhepleri ve hadisleri tartışmaya açmaya çalışıyorlar. Ama Müslümanlar burada zokayı yutmaya çoktan teşne durumdalar, ne yazık ki.


Sonra, sıra Kur'ân'a gelecek. Bu nedenle, Peygamberimize saldırıyorlar.


İslâm'ın tarihte karşılaştığı en büyük saldırı bu! O yüzden Mecîdî'nin filmi gibi tehlikeli projelere karşı müteyakkız olmak zorundayız. Mecîdî, İran sinemasında kendine özgü dil kuran yönetmenlerden biri. Ama Peygamberimizle ilgili filminde kendi film dilini değil de, kitleleri daha fazla ayartacak, Aristocu dram geleneğine dayanan popüler Hollywood sinemasının dilini kullanıyor olması, Peygamberimizle ilgili filmine karşı teyakkuzla yaklaşmak için yeterli bir neden aslında!


Vahy'in efendimiz'de hayat bulması, hayat olması ve hayat sunması


Peygamberimiz, İslâm'ı, Kur'ân'ın bütün insanlığa, bütün âlemlere, hayatın her alanına hitabeden (ama) bütünlüklü söylemini, bizzat hayata aktaran, nasıl aktarılabileceği konusunda fiilen örneklik eden, kılavuzluk yapan bir insan ve bir Peygamber.


Peygamberimiz'in, Peygamber olduktan sonraki “kişisel tarihi”, İslâm'ın anlam ve sembol haritalarının, kök-paradigmalarının, anlamlandırma pratiklerinin değişik zamanlarda ve mekânlarda nasıl anlaşılıp, idrak edilip hayata aktarılabileceğini “gösteren” bir “zaman dilimi” olduğu için, İslâm'ın “özü, özeti''dir.

O yüzden şunu söylüyorum: Kur'ân asıldır, Sünnet usûl. Aslolan hakikate vüsul / varmak. Asıl yoksa füsul / sapma vardır.

Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın (cc) kelâmı, sözü, konuşması. Efendimiz (sav) ve sünneti ise Allah'ın kelamının, sözünün, konuşmasının ete kemiğe bürünmesi, müşahhaslaşması... Başka bir ifadeyle, Kur'ân “epistemolojik” kaynak, Sünnet “ontolojik” ırmak. Irmak gürül gürül akacak ki, kaynak hayat fışkıracak...


İslâm düşüncesinin, sanatının, hayatının, medeniyetinin mümeyyiz vasfı, Nebevî olmasıdır. Peygamberî varlığın olmadığı bir dinde, herkes kendini onun yerine koyacak, böylelikle kelle sayısı kadar din, kitap çıkacaktır. Diğer dinlerin özlerini, sabitelerini koruyamamalarının nedeni; Peygamber fikrinden mahrum olmaları, o yüzden de dine nasıl uyacaklarını bilememeleri, dine uyacaklarına dînî kendilerine uydurmaktan kaçınmamalarıdır.


İslâm, Sünnet-i Seniyye sayesinde, insanlar tarafından dönüştürülmeye direnmiş, insanları dönüştürecek ruhu, dinamizmi her daim diri tutabilmiştir.


İşte bu nokta, İslâm'ı, içi/özü boşaltılmış, başkalaştırılmış, aslî dinamikleri aşındırılmış diğer muharref dinlerden, dünya görüşlerinden ayıran şey; şartlar ne olursa olsun, tarihin farklı dilimlerinde yaşayan bütün Müslümanlara dinamizm kazandırmış, bu dinamizmi sürgit canlı kılmıştır. Bu da, İslâm'ın en özgün, nev-i şahsına münhasır, en hayatî hususiyetlerinden biridir.


Tam bu noktada, Müslümanlara düşen şey, insan ve elçi olarak Peygamberimizle, Peygamberimizin “şahsî tarihi”yle özetlenen, örneklenen, İslâm'ın özüne, değişik zamanlarda ve mekânlarda bihakkın nüfûz ederek, yeniden hayata geçirmek ve yepyeni şekillerde hayatiyet kazandırmaktır.


İslâm, hem beşerî, hem ilahî olanı; hem fiziği, hem fizikötesini; hem burayı ve şimdiyi, hem de ''öte''yi aynı anda mezceden, kucaklayan, ihata eden bir din, bir tasavvur, bir hayat anlayışıdır.

Bu hayat tasavvuru, en mükemmel şekilde Peygamberimiz tarafından hayata aktarılmıştır.

Bu durum, bütün zamanlarda ve mekânlarda İslâm'ın insana, hayata, kâinata ve bunlar arasındaki ilişkilere ilişkin olarak her zaman yepyeni şeyler söyleyebilecek bir dinamizme, bir duyarlığa sahip olduğunu ortaya koyması bakımından çok önemli.


Bu nedenledir ki, bu, İslam'ın, bir din, bir tasavvur, bir hayat anlayışı olarak, insanı da, hayatı da, toplumu da, kâinatı da parçalamasını, parçalı olarak algılamasını, dolayısıyla bir Müslümanın hangi şartlar altında ve hangi zaman diliminde yaşarsa yaşasın, ontolojik bir güvensizlik duygusu yaşamasını önler.


Böylelikle, bura ile öte, fizik ile fizikötesi, “din” ile dünya arasında mümbit, imajinatif bir irtibat kurulduğu için, Müslüman, bir yandan kendisini, eşyayı, dünyayı tanrılaştırmaya, putlaştırmaya aslâ kalkışamaz; öte yandan da bir Müslümanın tabiatı, diğer insanları, diğer âlemleri ve kültürleri kontrol etmeye, kendi süflî çıkarları için kullanmaya veya tahrip etmeye ya da yok etmeye kalkışması imkânsızlaşır.


O yüzden İslâm, Hz. Peygamber'in (sav) sûretinde ve sîretinde Mekke sürecince hayat bulmuş, Medine sürecinde hayat olmuş, Mekke ve Medine süreçlerinin hâsılası olan medeniyet sürecinde de hayat sunmuştur bütün varlığa ve insanlığa.


Dine, zamanlar ve mekânlar üstü özelliğini peygamber kazandırır


Bu teorik arka planın pratiğe nasıl aktarılabileceği konusunda ise Peygamberimizin “şahsî tarihi” bize örneklik teşkil eder.


Peygamberimizin “şahsî tarihi”, İslâm'ın salt zamanlar ve mekânlar üstü bir veçheye değil, aynı zamanda zamanî ve mekânî bir veçheye sahip olduğunu da gösterir: Kur'ân'ın aynı zamanda, peyderpey, 23 yıllık bir zamana yayılarak vahyedilmesi bu açıdan çok önemlidir.


İşte bu, İslâm'ın fiilî durumlara uygulanması gereken bir mesajı ve niteliği olduğunu ortaya kayar. Bu süreçte Peygamberimiz, sadece Kur'ân'ı aktarmakla kalmaz; aynı zamanda gerek yaşadığı coğrafyada, gerekse komşu coğrafyalarda hâkim olan kültürlerle de ilişkiye geçerek İslâm'ın mesajını hayata geçirir.

  • Bizzat Peygamberimizin “kişisel tarihi”, İslâm'ın bu kişisel tarih'le özetlenmesi, örneklenmesi, İslâm'ın aynı zamanda güçlü bir tarih ve zaman nosyonuna, diyalojik bir niteliğe sahip olduğunu gözler önüne serer.

İşte Peygamberimiz'in kendi kişisel tarihi boyunca, değişenle değişmeyen, görünür olanla görünür olmayan, ilahî olanla beşerî olan arasında kurduğu bu özgün ilişki ve iletişim biçimi, biz Müslümanların değişen zaman ve mekânlarda İslâm'ı nasıl idrak edip hayata geçirebileceğimiz konusunda önemli ipuçları sunar, rehberlik eder bize.


Bu durum aynı zamanda, İslâm'ın kendine özgü bir dinamizme sahip olduğunu, bu dinamizmin her hâl ve şartta yeniden harekete geçirilebileceğini kendiliğinden ortaya koyar. Yeter ki biz, sahip olduğumuz idraki müdrik olalım.


O yüzden şunu söylüyorum: Peygambersiz din anlaşılmaz. Aksine iyice anlaşılmaz hâle gelir. Peygamberi devre dışı bırakan bir dinin kısa devre yapması ve hayattan çekilmesi mukadderdir. Tarihe bakın göreceksiniz bu gerçeği.


O yüzden Hz Peygamber'e saldırı konusunda çok müteyakkız olmak zorunda olduğumuz tehlikeli bir zaman diliminin eşiğinden geçiyoruz.

O yüzden şunu özellikle hatırlatmak isterim: İslâm'ın dışındaki bütün dinleri fosilleştirdiler; ama İslâm'ı fosilleştiremediler.

Şayet Müslümanlar, bu saldırıları püskürtebilecek köklü bir şekilde, akîdevî, fikrî ve siyasî hazırlık yapabilirlerse, büyük bir medeniyet atılımı gerçekleştirebilecek ilim, irfan ve hikmet yolculuklarına çıkaracak yeni Gazâlîler, yeni İbn Arabiler, yeni İbn Haldunlar, yeni Yunus'lar, yeni Sinan'lar olacak öncü kuşaklar yetiştirebilirlerse dışardan gelecek saldırıları daha rahat püskürtebilirler. Daha da önemlisi, İslam dışındaki bütün dinlerin fosilleştirildiği bir zaman diliminde, İslam’ın önümüzdeki bir kaç asır içinde insanlığın geleceğinde yeniden kilit ve belirleyici bir rol oynaması mümkün olacaktır.


Kaynak: Kaplan, Yusuf, "'Peygambersiz İslâm' Projesi", Gerçek Hayat Dergisi, s. 10-14, 1036. sayı, 31 Ağustos - 6 Eylül 2020.

5 görüntüleme
Join my mailing list