Sâde Bir Öneri

Şâir, şiiri rûhunda bulamadığı için, vezinden, kelimeden çıkarmağa çabalıyor; "Fikrimi anlatmak için kelime bulamıyorum; bu lisan çok dar!" diyor, kaamûsun köşelerinde yeni kelimeler buluyor, bazân da uyduruyor; "Duyduğum âhenkleri ifâde etmek için bu vezinler çok katı!" diyor, vezni yumuşatmağa kalkışıyor, âhengi hisden çıkaramadığı için vezinlerden çıkarıyor! Zannediyor ki bu vezin, yağmuru; o vezin, fırtınayı çok güzel ifâde eder. Hâsılı şiir bir zaman sırf mâneviyken, şimdi maddîleşiyor.

Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lîme lîme olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce rûhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisânı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti. Nihâyet kuru bir iskeleti kaldı. Senelerdir en usta sanatkârlar bu iskeleti diriltemiyor. İnkıraz devirlerinin başlıca fârikasıdır, bir edebiyat ölürse lûgat, vezin, sarf, nahiv hevesleri ortalığı sarar, edebî nazariyeler kaynaşır, yenilik bir iptilâ olur, şiirin kendi ölür binlerce şâir ürer; tıpkı bir naaş, rûhu olduğu zaman bir vücûtken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi!


Bir asırdan beri şiirimizi bir kül olarak göz önüne getirince bu misâl canlanmaz mı? Bu merhalenin ilk kısmında Türk şiiri kansız, cansız, dermansız, ihtiyardır, eski mazmunları darb-ı mesel diye söyler, eski âhenkleri mırıldanır, eski hisleri, eski kalıbından çıkarır, yeni kalıpta bir daha döker, sonra teceddüd dediğimiz senelerine girince, o dermansız rûh bile çekilir, naaşı dökülmeğe yüz tutar: Önce, eski manzûmelerin çok muayyen şekilleri zâil olur, yeni çeşit, lâkin gayri muayyen manzûme şekilleri türer, bu inhilâl vezne dayanır, derken vezinler sökülür, mısrâ'dan msrâ'a geçişte, heva vü hevese tâbi' müstezadlarda da kalmaz, serbest nazma kadar çözülüp gider, o da olmaz, hece veznine heveslenir, en sonra, hece vezninin halk türkülerindeki şekillerine sevdâlanır.


Gövdenin bu çürüyüşündeki seyre dikkat etmek bütün hakikati oldukça vuzûhla anlatır. Bu gövdenin bir rûhu olsaydı hiç böyle çürür müydü?


Eski Türk cemiyeti kılığı ve kıyâfetiyle, düşünüşü ve yaşayışıyle, zevk ve şevkıyle ortadan kaybolduktan sonra türeyen yazılara muâsırlar Yeni Edebiyat diyorlar. Bu devrenin vâkıâ, her inkıraz devrinde görüldüğü gibi, çok kudretli bir kaç şahsiyeti var, lâkin eserleri sırf şahsîdir. Umûmî bir görüşle bütün edebiyâta bakılsa demin bahsi geçen naaş görülür.


Bu naaş Yeni Edebiyat devrinden evvel bir vücûttu, o vücûdun bir rûhu vardı, o rûh bütün bir cemiyetti. İki şâir bu cemiyetin rûhunu biri saraylarda inşadla, biri kahve peykelerinde sazla tekrar o cemiyete terennüm ediyordu. Söyleyenlerle dinleyenler bir nevîdendiler.


Şair bütün öteki sanatlara bağlıydı: Dîvânını yazıp bitirdikten sonra hattata veriyordu, hattat o dîvandan ta'lîk hattın son kıvraklığıyle bir sanat eseri daha yaratıyordu, mücellid deriden, sahtiyandan temâsın bir hazzına daha misal gösteriyordu, müzehhib, gözleri arabkârî çizginin oyunlarıyle, zevkiyle bir daha kamaştırıyordu.


Şâirin dîvânındaki şarkıları bestekâr birer makamdan besteliyor, Boğaziçi yalılarını, Rumeli ve Anadolu'nun konaklarını neş'eden, hüzünden mestediyordu; gazellerini hânende Kâğıthâne'nin ve Osmanlı ülkesinin Budin'den Mısır'a kadar, semâsına yükseltiyordu; naatlerini naathân mevlidlerde okurken, bütün bir ümmet zevkinden: "Allah!" ve "Yâ Muhammed!" nidâsıyle, kubbeleri inletiyordu.


Şâire, mîmar câmi'lerinin, mescidlerinin, saraylarının, hanlarının, medreselerinin, çeşmelerinin, şadırvanlarının cephelerinde bir yer ayırıyordu, taşcı kitâbe taşını kesiyor, hattat kitâbeyi yazıyor, hakkâk oyuyordu.


Şâir millî hayâtın şâhidi mevkiinde idi, pâdişahtan serdâra kadar bütün şahsıyetleri o yaşatıyordu. Nef'î diyor ki: Sultan Süleyman'ın nâmını haşredek yaşatan Bâkî'nin sözündeki âb-ı hayattır." Naîmâ ise İbşir Paşa'yı bütün bayağılığıyle tasvir ettikten sonra hakkında hiçbir kasîde yazılmadığını mühim bir fârika olarak kaydediyor.


Hâsılı şâir bütün sanatlara, bütün hayâta böyle bağlarla bağlı ve o cemiyetin timsâli idi. Şiirin âletleri, usulleri, lisânı, zevki birdi ve her yerde aynı seviyeye hitap ediyordu. Tesâlya Yenişehir'indeki şâirin gazelini Diyârbekir konaklarında, Urfalı şâirin kasîdesini BosnaSaray konaklarında okuyor, anlıyor, coşuyorlardı. Havâs tabakasının şiiri böyle olduğu gibi halk tabakasının da böyleydi. Anadolu âşıkları Rumeli'yi, Rumeli âşıkları Anadolu'yu sazlarıyle şehir şehir, çarşı çarşı dolaşıyor, o kadar geniş bir ülkede rûhları destanlarla, koşmalarla, semâîlerle biribirine bağlıyorlardı.


...


Son asırda biz bir cemiyet değil o göçen hey'etin artığıydık. Eğer halk, Anadolu'nun, Rumeli'nin bozulma yan tabakalardaki halkı, sâf ve kırmızı kanını vermiyeydi benzimiz büsbütün solardı.


Eski müesseseler birer birer yıkıldıktan sonra yavaş yavaş soyunduk, eski kisvemizi attık, destârın yerine başka bir serpûş, pabucun yerine başka bir çarşının ayakkabısını, bol esvab yerine başka bir makastan çıkan dar bir esvab giydik, Türk çarşısı söndü, bütün bu değişikliğin silsilesi saymakla biter tükenir mi? Tepeden tırnağa, içimizden dışımıza kadar muttasıl değiştik. Buna, hayat mânâsını, îmâ eden bir kelimeyle, teceddüd diyorduk, halbuki bir heyetin ölümüydü! Bu tedrîcî ölümde eski sanatlar birer birer kayboluyordu, yalnız bir dereceye kadar şiir ve dikkat edilmeğe çok şâyan bir kudretle, mûsıkî devâm ediyordu. Şimdi el'an o âlemin hayâtı mûsikîde devâm ediyor; acabâ Türk medeniyetinin en canlı cüz'ü mûsikî miydi? Alafranga mûsikî kulaklarımızda hâlâ bir türlü onun yerini tutamadı, nitekim Garp mûsikîsinin ayrılığını henüz fark ettiğimiz için Alafranga Mûsikî diyoruz.


Edebiyat artık âteşîn bir hayattan fışkırmadığı için atılışlı değil, çoraktır. Sevmiyor iğreniyor, hayrân olmuyor tiksiniyor, zevk almıyor eğleniyor, aşk'ın mânâsı alâka, hayât'ın mânâsı nefsin bütün arzûlarını teskîn oluyor. Bu hey'et çürüye, çürüye bir düziye değişen kalıbında rahatsızdır.


Bu devrin iki büyük sîması var: Biri Hâlid Ziyâ Bey ki bu inhilâlden tiksinerek yeni bir âlemi özlüyor, öteki de Hüseyin Rahmi Bey ki eski cemiyetin inhilâli karşısında gülüyor.


Şâir, şiiri rûhunda bulamadığı için, vezinden, kelimeden çıkarmağa çabalıyor; "Fikrimi anlatmak için kelime bulamıyorum; bu lisan çok dar!" diyor, kaamûsun köşelerinde yeni kelimeler buluyor, bazân da uyduruyor; "Duyduğum âhenkleri ifâde etmek için bu vezinler çok katı!" diyor, vezni yumuşatmağa kalkışıyor, âhengi hisden çıkaramadığı için vezinlerden çıkarıyor! Zannediyor ki bu vezin, yağmuru; o vezin, fırtınayı çok güzel ifâde eder. Hâsılı şiir bir zaman sırf mâneviyken, şimdi maddîleşiyor.


Eskilerin bakmağa vakit bulamadıkları bir âlem vardı: Hâricî âlem. Bu, boş ülkeyi yeni sanatkârlar mal bulmuş mağribî gibi buluyorlar. Gerek nazım, gerek de nesir bu boş ülkeye dalıyor; resim, muttasıl resim. Hâricî âlemin kışrından hareketlerine, en hurda noktalarına kadar, resim. Lâkin edebiyat bu ibtilâ yüzünden resim oluyor, rûhu değil ancak gözleri okşuyor. Zâten bir cins sanatın diğer bir cins sanata istihâlesi de bir inhilâl alâmeti değil mi?


Son nesil nihâyet anlıyor ki, bir millet edebiyâtını başka bir milletin edebiyâtından saman kâğıdıyle meşk ederse çirkin bir şey oluyor, birkaç sanatkârın hüneriyle îmâl etmek de imkânsızdır, yeni bir hevese kapılıyor: Sâf tabîate dönüş, halkın samîmî lehçesini, şiirini söylediği sazı, döktüğü kalıpları, zevkini almak bu derde dermandır. Hastalar sâf havaya, sıhhate teşne oldukları gibi, bir edebiyâtın son nesli de iptidâî devrin safvetine, masallarına, koşmalarına meftûn olur. Edebiyâtının ruhu çekilmiş kaç millet son zamanlarda bu hevese kapıldı, hattâ biz sona kaldık. Onların tecrübesi bizde de aynı netîceyi verdi. Bu iptidâîlik meftunları nazîrenin - şekli değil hakîkî mânâsıyle - tâ ortasına düştüler. Eski nefesleri, eski mânîleri, eski koşmaları bir daha mırıldandılar.


İleriye hareket, tabîate dönüş, halka yaklaşış, bütün bu sözleri göstermez mi ki bu nesil kendi kabında rahatsızdır. Kendinde olmayan bir harâreti kâh uzak ta, kâh başkasında arıyor. Eskiler o âteşîn hayatları müddetince ne hâricî âleme bakabildiler, ne de edebiyâtin âletleriyle uğraştılar. Harâretlerini ifâde etmeğe kelimeler de kifâyet etti, manzûme şekilleri de, vezinler de!


...


Muttasıl teceddüd denilen bu inkırazdan sonra bir uyanıklık varsa o da yavaş yavaş edebiyâtı hakîkî mânâsıyle telâkkîye doğru hâsıl olan meyildir, sanırım. Bâzı yeniler artık seziyor ki: Şiirin ve nesrin yazı mârifetinden başka bir mâhiyeti var, duymayanlar lisanda ne kadar üstâd olsalar duyuramazlar, düşünmeyenler satırları ne kadar hünerle, zevkle oysalar düşündüremezler; söyleyecek ıztırapları, şevkleri, emelleri, hasretleri olmayanlar, niçin şiir söyler? Söyleyecek fikirleri olmayanlar, niçin yazı yazar? Nazım bir mûsıkî âleti, nesir Gutenberg'in makinesinden biraz önce muhtâç olduğumuz bir vâsıtadır. Eski Türkler'in mânevî bir hayâtı varken bir edebiyâtı vardı. Yeni Türkler'in ancak mânevî bir hayâtı olursa edebiyâtı olur.


Dergâh Mecmûası, 1 Mayıs 1337 (1921)


Kaynak: Beyatlı, Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 51-58, 4. Baskı, 1997, İstanbul.

6 görüntüleme
Join my mailing list