Sekülarizm dînî: Modern Paganizmin zaferi

Zaman-mekân mesafesindeki sıkışmayla birlikte belirginleşen küreselleşme süreci, hem modernlikten, hem de postmodernlikten belli dinamikleri, duyarlılıkları harmanlayarak seküler Batı sivilizasyonunun tüm diğer kültürleri ve medeniyetleri terörize ederek ya fosilleştirdiği, ya da bütünüyle yok ettiği bir meydan okuma üretmesiyle sonuçlandı. Sonuçta, Levi-Strauss’un daha 1960’larda tek tip bir kültürün dünyaya hâkim olmasıyla birlikte “kurtarılması gereken kültürlerin çeşitliliği”dir diyerek adeta çığlık atarcasına dikkat çektiği bir ufuk daralması durumu zuhur etti.

Bir kültürden, bir de popüler kültürden söz edebiliriz.

Kültür, modernliği izah eder ve iyi özetler: İnsanın eseridir kültür; yapıp ettikleri, ürünü…


Popüler kültür ise hem postmodernliğin ifadesidir, hem de postmodernliğin anlam haritalarını ele veren en iyi alandır: Kültür'ün, özellikle de modern yüksek kültürün aksine, insan popüler kültürün eseridir ve esiridir. Popüler kültür, insanı yutar, hakikati yok sayar. Tek bir hakikat varsayar: Simülasyonlar: Hız, haz ve ayartı veren sığ, sahte ve yüzey kültürünün dalgalanmaları ve hem insanla, hem hayatla, hem de hakikatle dalga geçmeleri... Hem popüler kültürün ürünlerinin, hem de üreticilerinin.


Dünya, teknopagan dijital uygarlığa doğru hızla sürüklenirken, hayatın ve bu hayatta oraya buraya sürüklenen zavallı, şaşkın insanın sergilediği manzara bu!


Ontolojik kargaşa, anlam anarşisi, hayatın çölleşmesi ve hayatın ruhsuz bir robota, makinaya dönüşmesi!


Nedir bu?


Teknopagan postmodern Batı uygarlığının zaferidir! Her şeyin merkezine yerleşen insanı hayattan da hakikatten de uzaklaştırması!


Teknopagan postmodern Batı uygarlığı, resmettiğim tabloyu oluşturan ya da doğuran modern sekülarizmin ürünüdür. Sekülarizm, çağımızın dinidir. Adı da verilmiştir Peter Gay tarafından: Modern Paganizm.


Bu yazıda modern Paganizm sekülarizmin hikâyesini yazacağım bir eltelektüel kazı yaparak modernliğin tarihinde...

İnsan gökten yere düşünce, düşünce de insan da bitti 2500 yıl önce...

Heidegger, (Batı’da) felsefenin Sokrat’la birlikte bittiğini söylemişti. Oysa Batı-merkezci metinlerden, felsefenin, genelde Thales’le, özelde ise Sokrat, Eflatun ve Aristo’yla birlikte başladığını bilmemiz gerektiğini bellememiz istendi bizden bugüne kadar.


Bendeniz, Heidegger’in kışkırtıcılığını kuşanarak, sadece felsefenin, dolayısıyla düşüncenin değil, Batı’da insanın da Sokrat’la birlikte bittiğini söyleyeceğim. Bugün geldiğimiz noktada, dünyanın yaşanılamaz bir yer hâline getirilmesinin, gezegenimizin ve bütün insanlığın geleceğinin tehlikeye girmesinin nedenleri ve kökenleri üzerinde düşündüğümüz zaman, bunun izlerinin, antik Yunan pagan düşüncesinin ve sivilizasyonun insan tasavvurunda gizli olduğunu göreceğimizi düşünüyorum.


Bugün çağımızda, önce seküler Batı toplumlarında ortaya çıkan, sonra da tek hâkim (hâkim olduğu için de küreselleştirilen, küre ölçeğinde yaygınlaştırılan tek) kültür, seküler Batı kültürü olduğu için, bütün küre ölçeğinde de gözlenmeye başlanan ahlâkî çöküş, sosyal ve kültürel çözülme, ekonomik ve siyasî yozlaşma, anlam krizi, değerlerin aşınması, özgürlük kaybı gibi ontolojik yokoluş ve şiddet biçimleri, yalnızca neticedir. Bu sonuca bakarak, bir takım esaslı çıkarımlarda bulunmak zordur, yanıltıcıdır ve yanlıştır. Bu, meselenin can alıcı noktasını, püf noktasını kaçırmakla sonuçlanacak boşuna bir çabadır: Bu küresel bunalım, seküler Batı sivilizasyonunun yaşadığı felsefî krizin ürünü köklü bir ontolojik bunalımdır.


Bütün insanlığın aynı anda böylesine büyük çaplı bir bunalımla karşı karşıya kaldığı başka bir dönem yaşanmadı insanlık tarihinde. Daha da önemlisi, sadece bir kültürün yaşadığı bunalımın, bütün insanlığın yaşadığı bir bunalıma dönüşmesi de, insanlık tarihinde ilk kez tanık olduğumuz yakıcı ve yıkıcı bir durum.


Sekülarizmin dölyatağı: Grek Paganizmi

O yüzden, insanlığın, insan türünü, tabiatı ve gezegenimizi yok edebilecek kadar büyük kargaşaların, felâketlerin, savaşların, adaletsizliklerin, hak-hukuk ihlâllerinin, yepyeni ve derinlemesine nüfûz eden sömürü biçimlerinin eşiğine nasıl, hangi süreçlerden geçerek geldiği, asıl nedenleri, kökenleri ve bu küre ölçekli bunalımı aşabilmek, neler yapılabileceği meselesi üzerinde kafa patlatmak, bunun için de, meselenin asıl kökenlerine inmek, felsefî temellerini belirlemek zorundayız. İşte o zaman daha esaslı, muhkem ve güvenilir çıkarımlarda ve tahminlerde bulunmamız, gelecek perspektifleri geliştirebilmemiz mümkün olabilir.

Bugünkü karşı karşıya olduğumuz bunalımın kaynağı, Rönesans ve Reformasyon’la birlikte başlayan, hayatın her alanına nüfuz eden, insan davranışlarını, insanın diğer insanlarla, varlıklarla ve kurumlarla ilişkilerini tanzim eden (ama tahrif ve tahrip ederek tanzim eden) yegâne aktör konumuna geçen sekülarizmdir.

Ancak sekülarizm, birdenbire, kendiliğinden ortaya çıkmış bir fenomen değildir. Sekülarizmin kökeni, paganizmdir; münhasıran da antik Yunan paganizmi. Dolayısıyla paganizm, sekülarizmin dölyatağıdır. Paganizmin dölyatağı da, barbarizmdir. Pagani ve pagnus sözcükleri, Latince’de, kaba, ilkel, zorba anlamlarına gelir. Hülâsa, sekülerizm, paganizm ve barbarizm arasında her bakımdan çok yakın ve kopmaz ilişkiler vardır.


Hâl böyle olunca, yalnızca modern tarihine bakarak, Batılı insanı da, Batılı insanın kendi yaşadığı ve bütün insanlığa yaşattığı köklü varoluş krizini de anlayamayız. Bu tarihin, bir başlangıcı, bir ön-tarihi var. O tarih, antik Yunan paganizmiyle belirginleşen tarihtir. O yüzden, paganizmin, Batı sivilizasyonu tarihi boyunca hâkim olan seküler / pagan insan tasavvurunu, bir arkeoloji (kazı) ve jeneoloji (soykütüğü) çalışması yaparak incelememiz gerekiyor.

Ontolojik güvensizlik sorunu ve Epistemolojik güvenlik alanlarının genişletilmesi

Seküler / pagan insan tasavvuru, insanı, Tanrı ve kâinat / âlem tasavvurları ile irtibatlı bir şekilde düşünmediği ve konumlandırmadığı, insanı her şeyin ölçüsü ve ölçütü olarak konumlandırdığı için insanın ontolojik güvensizlik duygusu yaşamasına yol açmıştır. 2500 yıllık Batı sivilizasyonu tarihinin “varoluş” (ve de yokoluş süreci) hikâyesini özetleyen insanın kaderini kendi eline alması, dolayısıyla insanın tanrılaşmasının ürünü olan ontolojik güvensizlik duygusu, insanın Tanrı’yla, kâinatla ve diğer insanlarla irtibatını koparmasına ve onlarla “çatışma”ya dayalı bir ilişki kurmasına yol açtığı için, ortaya çıkan köklü varoluş sorunlarının çözümü için epistemolojik güvenlik alanlarının genişletilmesi yoluna gidilmiştir.


Bu, insanın iç dünyasının imha edilmesine, dış dünyanın kutsallıktan arındırılarak hâkimiyet kurulacak, kontrol ve kolonize edilecek bir alan olarak belirlenmesine yol açmıştır.


Sonuçta, geldiğimiz noktada, araçsal aklın hükümfermâ olduğu bir dünyada, tanrılaşan insanın da araçlaşması, insanın hem kendisine, hem Tanrı’ya, hem tabiata yabancılaşması, bir tür mutasyona ve metamorfoza uğraması, böylelikle, her türlü ayartılma biçimlerine açık olması ve maruz kalması, etrafında ve dünyada olup bitenlere karşı duyarsızlaşması, sadece kendi içine ve kendi üstüne kapanması sonucunu doğurdu. Bugün kendine ve kendi dışındaki varlıklara ve dünyalara yabancılaşan seküler insan, Nietzsche’nin aktif nihilizm diye tarif ettiği, “yok etmenin öfkeli bir şekilde patlaması”na yol açan şiddet yüklü, kaotik ve belirsiz bir dünyanın ortasına fırlatılmış durumda.

...

Seküler insan tasavvurunun tarih-öncesine kısa bir bakış...

Meseleyi bir bütün olarak inceleyebilmemiz ve vuzuha kavuşturabilmemiz için, Batı sivilizasyonunun 2500 yıllık tarihsel serüveninin, türlü kesintilerine rağmen ortak bir paradigmanın sürekli olarak kendisini yeniden ve yenileyerek üretmesi hikâyesi olduğu gerçeğini tüm boyutlarıyla görmemiz ve ortaya sermemiz gerekiyor. Biraz önce de kısaca değindiğim gibi, Batı düşüncesinin ve sivilizasyonunun temel özelliği, temel kurucu paradigması, sekülerliktir. Sekülerlik, elbette ki, Rönesans ve Reformasyon’dan sonraki süreçte belirginleşen modern bir fenomendir; modernlikle birlikte kıvamına ulaşmıştır.


Ancak nedendir bilinmez, belki de yeterince bilinmediği için bilinmez, sadece modernlik, seküler bir fenomen değildir; aynı zamanda, Antik Yunan düşüncesi ve kültürü de sekülerdir. Kaldı ki, modernlik, Antik Yunan düşüncesinin Müslümanlar aracılığıyla Batılılar tarafından keşfedilmesi ve yeniden icat edilmesi ile mümkün olabilmiş arızî, nevzuhûr bir durumdur; aslî bir durum değildir.


Burada parantez açarak konumuzla doğrudan ilgisi olmayan ama konu edindiğimiz konuyu daha net bir şekilde kavramamızı kolaylaştırabilecek önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Antik Yunan düşüncesi tanınmamış olsaydı, modernlik icat edilemeyecekti. Müslümanlar olmasaydı, Antik Yunan düşüncesini tanıma, keşfetme ve yeniden icat etme işi ve işlemi gerçekleşmeyecekti. Müslümanlar, Antik Yunan düşünce mirasını tanıdılar, tartıştılar; ama seküler bir dünya tasavvuru geliştirmediler. Aksine kendi dünya tasavvurları doğrultusunda Antik Yunan düşüncesini hem kendilerine mâl etmesini, hem de Antik Yunan düşünce mirasını olduğu gibi yaşatarak, koruyarak ve geliştirerek başta Batı dünyası olmak üzere bütün dünyaya sunmasını bildiler.


Ama benzer bir şeyi, Rönesans ve Reformasyon’dan sonraki süreçte Avrupalılar yapmadılar. Yapamazlardı; çünkü başka türlü yapabilmeleri mümkün değildi. O yüzden pagan antik Yunan düşüncesiyle giriştikleri ilişki, onların yalnızca Avrupa’ya özgü, pagan, dolayısıyla seküler bir fenomen olan modernliği üretmeleriyle sonuçlandı.

  • Özetle, modern Batı da, Antik Yunan da sekülerdi. Sekülerdi; çünkü pagandı. Postmodernizm de, seküler ve dolayısıyla pagandır. Yalnız bir farkla: Neo-seküler, dolayısıyla neo-pagan, tekno-pagandır.

Sekülerlik, insanı, dünyayı, kâinatı ve Allah’ı, fizik gerçekliği eksene alarak kurgular; insanın dünyayla, kâinâtla, Allah ile ilişki ve irtibatlarını koparır; insanı Allah’ın yerine ve konumuna yerleştiren antroposantrik (insanmerkezci) bir varoluş biçimi sunarak; insanın insanla, insanın ruhuyla, insanın dünyayla, kâinâtla ve tabiî Tanrı’yla ilişkisini çatışmacı bir ilişki olarak belirler.

İki hegemonya kurma biçimi: Asimilasyon ve Eliminasyon

Antik Yunan ve Roma paganizmiyle belirginleşen bu süreç, Batılıların dünya üzerinde iki strateji üzerinden hâkimiyet kurma biçimi geliştirmelerini icbar etmiştir: Birinci strateji, asimilasyon stratejisi. İkinci strateji ise eliminasyon stratejisidir. Antik Yunan’dan itibaren Batılılar, diğer kültürlerle ve medeniyetlerle ilişkiye geçerken ilişkiye geçtikleri kültürlere ve medeniyetlere hayat hakkı tanımak yerine, önce asimile etmişler; sonra da asimile olmaya (erimeye) direnen kültürleri ve medeniyetleri ise elimine (yok) etme yoluna gitmişlerdir.

  • Arnold Toynbee, Batı sivilizasyonunun geliştirdiği bu hegemonya ve saldırganlık biçiminin sonuçlarını tek bir cümleyle şöyle özetler: İnsanlık tarihinde bugüne kadar varolagelen 26 medeniyetten 16’sı seküler Batı sivilizasyonunun Rönesans ve Reformasyon sonrasında geliştirdiği saldırgan ve tahripkâr meydan okuma neticesinde fiilen tarihten silinmiş, 9’u ise fosilleştirilmiştir (Toynbee’nin çözümlemeleri için bkz. 1947, and 1949).

O yüzden bugün geldiğimiz noktada, Levi-Strauss’un (1985), Paul Ricoeur’nün (1965), Herbert Marcuse’ün (1986) ve handiyse bütün postmodern düşünürlerin tümünün dikkat çektikleri en temel nokta, tek bir kültürün dünya üzerinde hâkim olması ve bunun kavgasını vermesine dikkat çekerek, seküler Batı kültürü ve sivilizasyonunun dünya üzerindeki bütün diğer kültürleri yok edecek bir şiddet, terör ve şiddete dayalı hâkimiyet kurma biçimleri geliştirdiğini haykırarak, kurtarılması gereken şeyin, kültürlerin çeşitliliği olduğunu hatırlatırlar bize.


Toparlamak gerekirse…


Zaman-mekân mesafesindeki sıkışmayla birlikte belirginleşen küreselleşme süreci, hem modernlikten, hem de postmodernlikten belli dinamikleri, duyarlılıkları harmanlayarak seküler Batı sivilizasyonunun tüm diğer kültürleri ve medeniyetleri terörize ederek ya fosilleştirdiği, ya da bütünüyle yok ettiği bir meydan okuma üretmesiyle sonuçlandı. Sonuçta, Levi-Strauss’un daha 1960’larda tek tip bir kültürün dünyaya hâkim olmasıyla birlikte “kurtarılması gereken kültürlerin çeşitliliği”dir diyerek adeta çığlık atarcasına dikkat çektiği bir ufuk daralması durumu zuhur etti.


Bugün geldiğimiz noktadan geriye doğru dönüp baktığımızda, karşımıza çıkan manzaranın hiç de iç açıcı bir manzara olmadığını rahatlıkla gözleyebilmek mümkün olabiliyor. Herbert Marcuse, bu durumu, tek boyutlu bir insan, tek boyutlu bir toplum ve tek boyutlu bir kültürün tüm diğer kültürleri ve seküler Batı kültürü içindeki en muhalif ve marjinal çıkışları bile evcilleştirerek etkisiz hâle getirebildiği tehlikeli bir süreç olarak tarif ve tasvir eder (Bkz. Marcuse, 1986).


Bu tektipleştirici, bütün muhalif veya farklı kültürel oluşumları ve kültürleri düzleştirici hâkimiyet biçiminin mahiyetini kavrayabilmek için medeniyetler arasında uzun soluklu bir kültürel ve düşünsel arkeoloji ve soykütüğü çalışmasına soyunmak, Batı sivilizasyonu ile diğer medeniyetlerin temel kurucu paradigmalarını karşılaştırmak zorundayız. Bu çalışma bizi, hayâtî bir gerçekle yüzleştirecek: Aslında seküler Batı sivilizasyonunun ürettiği sekülarizm dininin dünyaya hâkim olma güdüsünün eseri olan çatışmacı hegemonya biçiminin, hiç de yeni olmadığını, antik Yunan’da tohumları atılan hegemonya kurma biçiminin değişik zaman dilimlerinde ve tarihî uğrak noktalarında hep aynı hâkimiyet kurma biçimine veya yoluna başvurduğunu, daha da önemlisi bu hâkimiyet kurma biçimini mümkün kılan belli temel kurucu paradigmalara dayandığını görmemiz imkân dâhiline girmiş olacak.


Kaynak: Kaplan, Yusuf, Sekülarizm Dînî: Modern Paganizm Zaferi, Gerçek Hayat Dergisi, s. 14-17, sayı 1047, 16-22 Kasım 2020.

3 görüntüleme0 yorum
Join my mailing list