Sen çıkınca senden kalan kim sizden geriye?

Bir kalbimiz olduğunu hatırlamakla başlayalım işe. O kalbin bir sahibi olduğunu fark edelim. Dertleşelim kalbimizle. "Ey kalbim bugün ne var ne yok?" diyelim. 'Mutlak var'ı ve varmış gibi yapan yokları dinleyelim kalp sızımızdan. Mühim olanı bize ihtar edebileceği kadar zaman bırakalım ona.

...


Çetin kavga...


İçinde yaşadığımız dünyanın gündeminden anında haberdâr oluyoruz. Akıllı telefonlarımız sürekli bilgi akışı sağlıyor. Bizi ilgilendiren, kısmen ilgilendiren yahut asla ilgilendirmeyecek olan binlerce şeyin bilgisini ceplerimizde taşıyoruz. Keşke diyorum bazen; yeni bir icat çıkarsa birileri de her insan sadece kendisini ilgilendiren şeylerin bilgisine maruz kalsa. Bilgiye maruz kalmak... Evet, böyle bir fecaat duruyor kapımızda.


Lazım olanın bilgisine sahip olmakla lazım olmayan bilginin sana sahip olması arasında büyük fark var. Biri telli duvaklı gelin gibi geliyor kalbine, diğeri kalbindeki telli duvaklı geline tasallut için orada. Gün içinde maruz kaldığımız lüzumsuz bilgiler bir çöp yığınına çeviriyor kalbimizi. O dağlarca çöpün içinde kalbe ait olanın bilgisini fark edip bulmak ve ondan bir gündem çıkarmak her babayiğidin harcı değil. Babayiğit değilsek bu kavgaya girmeyelim mi? Hayır, girelim. Bazı kavgaları güçlüler kazanır, bazen de kavga ede ede güçlenir insan. Belki içimizden süzüp aşkla damıttığımız hakikatler, içinde yaşadığımız dünyayı dönüştürmeye yetmeyecek ama hiç olmazsa yaşadığımız dünyanın, insan kalmak için yaşatmaya mecbur olduğumuz dünyaya taarruzunda kavî birer set vazifesi görecek.


Kalbimiz istila altında. Filan meşhurun bilmem kaçıncı kocasından boşandıktan sonra yaptığı ilk işten tutun, falancanın meşhur olmak için amuda kalkarak dünyanın dört bir köşesinde çektiği selfielere kadar her bir şey haber diye yağıyor ceplerimize. Adını özçekim koymak kurtarmaya yetmiyor bizi lüzumsuzluğun taarruzundan. Gazeteler, siyasilerin anlamsız didişmelerinden döviz kurundaki dalgalanmanın magazin taraflarına, saçları ABD'nin yeni başkanına çok benzediği için kardeş olabilme ihtimalleri olan adamdan daha bilmem nerelere ve kimlere kadar anlamsızlık boca ediyorlar üzerimize. Televizyonlar, sanki bir program hazırlarken kendisine ilk olarak şunu sormayı mecbur tutan adamlar tarafından yönetiliyor: Hiç kimseye hiç bir faydası olmayan bir iş daha yapmalı ama nasıl? Gazete, televizyon, sosyal medya ve bilumum haber kaynağının çaldığı bu senfoniye arkadaş, mahalle, çarşı, okul, komşu ve ev de hiç bir şey yapmazlarsa alkışlarıyla eşlik ediyorlar. İşte bu hengâmede kaynayıp gidiyor içimizdeki dünyanın gündemi.


Kuşların ötüşünü duymuyorsak, güneşin doğuşunu seyretmek aklımıza gelmiyorsa, çiçeklerin kokusu sarhoş etmiyorsa bizi, bembeyaz karın adı kâbusa çıkmışsa, yağmurda kollarımızı açıp başımızı göğe tutmak aklımıza gelmiyorsa ve bu sebepten bize değil hep şehre yağıyorsa yağmurlar, bundandır.


Bundandır alıp verdiğimiz her nefeste kalbimizin Allah demeyişine kahrolmayışımız. Bizden işlerimizi ibadet gibi yapmamız istenirken, bizim ibadetlerimizi yaparken kalbimizde işlerimizin atması bundandır.


Yetimin mahzunluğunun farkına varmıyorsak, mazlumun gözyaşı içimizi kanatmıyorsa, yanı başımızdaki acılara bigâne ise kahkahalarımız, ümmet deyip uykularımız kaçmıyor, mazlum deyip yemekler boğazımıza takılmıyorsa hep bundan.


İçinde yaşadığımız dünyaya rengini bizim verdiğimiz zamanlarda, içimizde yaşattığımız dünya şimdilerdeki gibi yıpranmıyordu. Yahut şöyle ifade edelim: O vakitler adam olamamak için ciddi bir kabiliyet(!) gerekiyordu, şimdilerde adam olabilmek için en büyük istidatlar aciz kalıyor. Bir zaman kalbimiz yeryüzüne revnak verirdi, şimdilerde yeryüzünün rengine büründükçe bürünüyor kalbimiz. Mühimi bir başkasının belirlediği bir dünyada yaşıyoruz artık. Ve mühim olanlara dair bütün ölçü, usul ve üslubu... Unuttuk varlığı, bilgiyi ve değeri kendimiz gibi yorumlamayı. Makas açıldıkça açıldı, dilemmâ tarifsiz, gerginlik had safhada.


Kalbimiz başka söylüyor, aklımız başka. İman başka bir yere çağırıyor, zaman başka bir yere. İçimiz bizi ölümle doğulacak olan bir hayatın hazırlığına davet ediyor, dışımız ölümü hiç hatırlamadan gününü gün etmenin davetçisi.


Ne yapalım peki?


Televizyonları kapatıp telefonları atıp gazetelerden uzak durup dağ başına çekilip koyunlarımızı mı güdelim?


Hayır!


Bir kalbimiz olduğunu hatırlamakla başlayalım işe. O kalbin bir sahibi olduğunu fark edelim. Dertleşelim kalbimizle. "Ey kalbim bugün ne var ne yok?" diyelim. 'Mutlak var'ı ve varmış gibi yapan yokları dinleyelim kalp sızımızdan. Mühim olanı bize ihtar edebileceği kadar zaman bırakalım ona.


'Kişi iki kişi olmadan olmaz' buyurmuşlar kalpleri kendisinden bir başkası olmayanlar. Öyleyse biz de iki kişi olalım: Kalbimiz ve biz. Bir iş yaparken soralım ona: Sen ne diyorsun?


Bir kalp gündemimiz olacaksa bir gün, önce kalbimiz diye bir gündemimiz olsun. Üzerindeki çer çöpü ayıklayalım, kirleri temizleyelim. Her günahın kalbimizde bir leke bıraktığını fark edelim. Bir yandan temizlemeye çalışırken diğer yandan yeni kirlerle doldurmamak için ihtimam gösterelim, uzak duralım günahlardan. Temizlenen her leke ile birlikte alttan yukarı sızarak yüzünü gösteren nurlardan bir iştiyak yapalım kendimize. Şevkimiz arttıkça leke kalmasın, leke kalmadıkça artsın aşkımız ve aşkla, iştiyakla kalbimizi nu dan bir ayna gibi seyredelim.


O zaman bunca yormaz belki bizi dışımızdaki dünyanın anlamsız hengâmesi. Hayat daha tahammül edilebilir bir şey olur belki o zaman. Gayretimiz önce bir perde olur, sonra demir bir parmaklık ve gaflet ilkin yüzünü gösteremez, sonra da hiç süzülemez kalbimizden içeri. Göklerden aşina olduğu nuru sağarız kalbimize, ruh ve arkadaşları nur emerler ondan ve kalbimiz ilk günkü gibi nur pompalar cümle azalarımıza. Aşkla ışıldar yüzümüz ve yüzümüze bakan kalbini fark eder belki, kim bilir? Yayılırız yeryüzüne, birbirimize dokunuruz kalplerimizin ucuyla ve efsunlu bir temasla dokunduğumuz her insan kalbine döner, kalbinin sahibine döner belki de, kim bilir?


Mühim olanı bir kez daha fark eder insanoğlu. Ne için yaratıldığını, içinde yaşadığı dünyaya, içindeki dünyayı yaşatmak için geldiğini bir kez daha fark eder. Rengi, şekli, kokusu değişir yeryüzünde ne varsa. Bize dedelerimizden kalan bir avuç toprağı çok görenlerin bile kalp topraklarını dedelerimiz gibi adaletle, muhabbetle şenlendirir, mamur eyleriz belki kim bilir?


"Ben kalbimi fark edeceğim ve dünya değişecek öyle mi?" deme bana!


Çünkü sen kalbini fark etmeden değişmeyecek hiçbir şey, sen bile!


Kaynak: Tuncer, Serdar, Delilim Yok Kalbimden Başka, Profil Kitap Yayınları, s. 58-62, 10. Baskı, Aralık 2019.

9 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Join my mailing list