Tercüme Kafası

Tercüme kafasıyla ancak tercüme akıl, tercüme bilim ve tercüme işler yapılır. Bunu yapan insan da tercüme insan olur. İki asırdır bizde olduğu gibi… O hâlde tercüme kafasından çıkıp kendi kafamıza dönmeliyiz. Ancak Allah’ı ve kulluğu herşeyden üstün, önce ve değerli tutarak kendimize dönebiliriz. Kendimize, yani Allah’a kulluğa…

Etrafta memleketimizden komik fotoğraflar geziyor. “Chicken translate” yazan bir pankart meselâ. Bir lokantada “tavuk döner” kelimesini böyle tercüme etmişler. Başka bir lokantadaki menüde ise “Karışık İskender”in İngilizce karşılığı olarak “Alexander Confused” yazmışlar. Birçok yerde “pide”nin İngilizce karşılığı olarak “Turkish pizza” yazarlar. Bunlar sadece dil değil, düşüncede de kendimiz olamadığımzı gösteriyor. Kendisi olmayan kendi diline de sahip olamıyor. Kendisi olsa “pide” yazar. Bundan rahatsız olmaz. Özgün yemeğini başka bir özgün yemek olan “pizza”ya benzetmeye çalışmaz. Peki, ne yapar? “Pide” yazdıktan sonra bir cümleyle yemeğin ne olduğunu açıklar. Dünyanın her yanında menülere yerel yemek isimlerini bu şekilde yazarlar. Doğrusu budur.


Artık sadece yabancılara değil, birbirimize hitap ederken de tercüme kafasıyla konuşuyoruz. Yıllar evvel televizyonda tasavvuf alanında meşhur bir akademisyeni seyretmiştim. Adamcağız konuşma arasında “sufizm” deyip duruyordu. Oysa hepimiz biliyoruz ki Türkçede ve diğer bütün İslâm toplumlarının dillerinde bunun adı “tasavvuf”tur. Batılılar ise “tasavvuf” telâffuzu yerine “sufism” derler. Arkadaş aşağılık kompleksiyle sanki bir Batılıya hitap ediyormuş gibi tercüme dili konuşuyordu. Türkçe konuşuyordu ama bir yabancı gibi… Tasavvuftan bahsediyordu ama bir yabancı gibi…


Bir Batılının “tasavvuf”a “sufism” demesi belki anlaşılabilir. Çünkü bu kavramı kendince öyle telaffuz ediyor. Aslında Batılı dillere başka dillerden eser tercüme edilirken takip edilen bir kural vardır. Asli kavram kendi dilinde yazılır, ardından da onun hangi Batılı dile tercüme ediliyorsa o dilden açıklaması yapılır. Meselâ Türkçe metinde “muhabbet” geçiyorsa İngilizce tercümesinde bu “muhabbet” şeklinde yazılıp arkasından “divine love” şeklinde açıklanıyor.


Tercüme kafasına örnek çok… Günlük hayatımızda, televizyonda, sosyal medyada şöyle cümleler duyabiliyoruz: “Bunun teolojik yani dinî anlamı şudur,” “ülkenin ekonomik yani iktisadi potansiyeli şöyledir,” “politik yani siyasi bir değerlendirme yaparsak…” Sanki karşısında aynı dili konuşan, söylediği kavramları anlayan insanlar yokmuş da Batılı birisi varmış gibi Türkçe bir kavramın ardına hemen İngilizce veya Fransızca tercüme kelimesini ekliyorlar.


Ben şeker hastasıyım. Her doktora gittiğimde sorduklarında “şeker hastasıyım” derim. Doktor hemen beni düzeltir: “Haa, diyabetsiniz yani.” Sanki doktor “şeker hastalığı” tabirini hiç bilmiyor veya Türkçe anlamıyor. Sanki Fransız bir doktora gitmişim de ben Türkçe söyleyince herif hastalığın Fransızcasını söylüyor. Oysa bakınız “şeker hastalığı”nın isminde bile bir tatlılık vardır. Doktorun ukâlâca düzelterek söylediği “diyabet” kelimesi ise Latince “diabetes mellitus” ibâresinden gelir ki “tatlı idrar” demektir. Yani ben “şeker” dedikçe herif “idrar” deyip duruyor!


Böyle konuşanlara sorarsanız “mecburen” meslek dili kullandıkları cevabını verirler. Evet, meslek terimleri kullanılır ama onları anlayan meslek erbâbı arasında. Meslekten olmayana ise izah edilir. Anlaşılmayacak bir şeyi karşındakine niye söylüyorsun? Bazıları var ki karman çorman üsluplarına daha acınası bahaneleri vardır: “Ben üniversitede İngilizce okuduğum için Türkçesi aklıma gelmiyor.” Sanırsınız ki yurtdışında altmış yıl yaşamış, İngilizcesi o kadar mükemmel ki Türkçeyi unutmuş. Alâkası yok. Özensizlik ve kompleksten elbette… Bazıları da dilimize eskiden Fransızca telâffuzu ile giren kelimeleri İngilizce telâffuzlarıyla söylerler. Meselâ “kampüs” yerine “kampus,” “ambülans” yerine “ambulans,” “enfeksiyon” yerine “infeksiyon” derler.


Bu tercüme kafası, “entellik” hastalığının bir belirtisi… Nedir o hastalık? Okuduğunu satmak… İnsanlara anlamayacağı kelimelerle konuşup ukâlâlık yapmak… Her cümlenin içine bir-iki Batılı kelime veya filozof ismi sıkıştırmak… Her cümlenin içine insanların anlamayacağı bir takım tâbirler sıkıştırmak… Kısacası kendisi olmamak, olamamak…


Bu entellik hastalığı içimizdeki bilgi, ahlâk ve kişilik boşluğunu doldurmak için kullandığımız bir dolgu malzemesidir. Çünkü anlaşılmaz olmak bir yanıyla ayrıcalıktır. Karşıdakini câhil hissettirdin mi sen de bir şey olduğunu göstermiş olursun. Bunu Batılı kelimeler kadar Osmanlıca kelimeleri kullanarak da yapanlar var. İçimiz boş olduğu zaman hava atmamız kolaydır. Arabamızın markasıyla hava atarız. Doğduğumuz şehirle hava atarız. Yüksek mevkilerdeki tanıdıklarımızla hava atarız. Üniversite diplomasıyla hava atarız. Öğrendiğimiz bir-iki kelime İngilizce ile hava atarız. Doktorundan mühendisine, sosyologundan bürokratına hep böyledir. Hava atarken küstahlaşırız, kabalaşırız.


Tercüme kafası her yerde yaygın. Şu veya bu örgütün adını İngilizce telâffuzuyla okuyan siyasetçi mi ararsın, yeni bir kurum kurunca ismine illâ “ajans” yazan bürokrat mı, “felsefî” yerine “felsefik” veya “coğrafî” yerine “coğrafik” diyen akademisyen mi, “içerik” veya “muhteva” diyeceğine kelimeyi yanlış yazarak “kontext” diyen ilâhiyatçı mı, “kelimesi kelimesine” demeyip yanlış telaffuzla “moda mod” (doğrusu Fransızca “mot-à-mot”) diyen kitap yazarı mı, daha neler neler…

Kelâm, merâmı barındırır. O hâlde kelâm özgünleşir. Kelime ve kavram arasındaki fark da budur zaten. Günlük dilde bile merâmımızı ifade ederken öylesine kelâm kullanmamak gerekir. Meselâ “falancayı beğenirim” demekle “falancaya hayranım” demek çok farklıdır. Bunu “beğenmek” ve “hayran olmak” kelimelerini bilenler hemen anlar. Yanlış veya farklı bir kavram kullananın merâmını öğrenmek için üstelememiz bu yüzdendir. Meselâ “Falancayı pek sevmem” diyene “Niye, küs müsünüz?” diye sorarak merâmını tam ve isabetli bir kavrama oturtmasını isteriz. Kavramlar içlerinde anlamları barındıran mücevher kutuları gibidir.


Kutunun içindekinin değeri kutudan çok daha yüksektir. Ama kutu da içinde barındırdığına göre bir kıymete sahip olur. Pazardan elma alırsanız naylon poşete koyarlar. Ama mücevherciden elmas alırsanız onu naylon poşete koymazlar. Değeriyle mütenasip şık bir kutuya koyarlar. Tevhid kavramları ile Batılı dillerden aparılan kavramları eş tutmak, "nasıl olsa o da bu da ambalaj" diyerek mücevher kutusuyla naylon poşeti bir tutmaya benzer. Kavram tercihi, anlam tercihidir. Kavramları asli hâliyle bilmek ve kullanmak ahlâkî bir tercihtir. Çünkü seçtiğimiz kavram, hem o kavramın taşıdığı anlamın değerini, hem de işlevini etkiler. Bir şeyin değeri ve işlevi yamulursa o şeyi kullanan insanların yolu da yamulur. Nitekim Yahudilik ve Hristiyanlık gibi dinlerin zamanla bozulmaları da aynen böyle oldu. Yahudiler atalarının yüceliğini "Tanrı ile güreşip onu yenmeye" kadar götürünce şirke saplandılar. Hristiyanlar Allah'ın kula olan yakınlığını "Tanrı'nın çocuğu olmaya" bağlamaya başlayınca zıvanadan çıktılar. Bunlar anlamları ifade ederken tercih edilen kavramların asli, özgün, uygun ve tutarlı olmamasıyla ilgilidir.


Tevhid ehli olan, tevhid kavramlarının çok önemli olduğunu bilir. Çünkü tevhid kavramları, yani Kur'ân ve sünnetten kaynaklanan kavramlar öylesine kelimeler değildir. Bir kısmı yanlış anlıyorlar. Takvâ, emanet, hamd, tevfik, vb. bunların Arapça kökenli kelimeler olduğu için özgün olduğunu sanıyorlar. Aksine bu kavramlar Rabb'imizin murâdını, Rasûlullah Efendimiz'in (sav) örnekliğini içinde barındırdığı için özgündür.


Böyle zannedenler bizim derdimizin Osmanlıca kelime kullanmak olduğunu düşünüyorlar. Evet, sistemli bir şekilde yok edilen her değerimiz gibi kelime hazinemizi de gençlere hatırlatmaya çalışıyoruz. Fakat iş sadece kelime değil, kavram işidir. Bu ikisi arasındaki fark ne? "Kelime" "küçük kelâm" demektir. "Kavram" kelimesinin yerine türetildiği "mefhum" ise "anlaşılan şey" demektir. Yani anlam ile ilgilidir. Bir kelime içerdiği anlam özgün olunca kavram hâline gelir.


Kavram anlamın evidir. Demek ki kavram ile anlam arasında kopmaz bir bağ vardır. Bunun bilincinde olan kavramlar konusunda dikkatli olur. Çünkü kastettiği anlama uygun kavramı bilir, bilmiyorsa öğrenir ve onu kullanmaya çalışır. Kimse anlamasa da, umursamasa da bu onun için ahlâkî bir düstur hâline gelir.


Meselâ şimdi kullandığım "ahlâk" kelimesi "hulk" yani "yaradılış" kökünden gelir. Kişinin yaradılışı demektir. Bu açıdan bakarsak "karakter" anlamına alabiliriz. Fakat işi biraz daha derinden düşünürsek "yaradılış"ın bir Yaradan'ı işaret ettiğini anlarız. Yaradılış varsa Yaradan vardır. Yaratılan varsa Yaradan vardır. Diğer bir deyişle, Hâlık olmadan hulk ve dolayısıyla mahlûk olmaz. O hâlde "ahlâk" dediğimiz sadece kişinin uymakla mükellef olduğu kurallar değil, kişiye Yaradan'ın verdiği fıtrî özellikler anlamındadır. Çünkü insanın fıtratı Rabb'imizin mührünü taşır. Herkes bu sebeple doğuştan mâsum ve temizdir. Ahlâk kişinin kendi Rabbânî fıtratına uymasının adıdır. Yaradan'ın mayamıza koyduğu güzel vasıflara ihanet etmemek, onları nefsin tasallutundan uzak tutmak demektir. O yüzden ahlâk, içimizde son nefesimize kadar devam eden; eğrilmek ve doğrulmak, unutmak ve hatırlamak, aldanmak ve sadakat arasında süregiden mücâdelede Yaradan'ın rızâsını tercih etme gayretinin adıdır. Ahlâkın kaynağı da, menzili de, usûlü de, ölçü ve ölçütü de Yaradan'dır. O'nun emirleri ve murâdıdır.


İki asırlık kendimizi kaybetme sürecinin en önemli aşamalarından birisi içinde iman anlamları bulunan özgün kavramların yerine çoğu Batı'dan tercüme kavramların ikâme edilmesi... Bu aslında kendini Batı karşısında yetersiz ve değersiz görmenin bir sonucudur. Kendisi olarak bir kavramı kullanmak yerine, kendinden üstün gördüğü Batılı bir kavramı tercih etmek... Bu açıdan mesele sadece kelime meselesi değil, bir aşağılık kompleksi, yani psikolojik meseledir.


İki asırdır bir anlam-kavram kargaşası yaşıyoruz. Bir yandan kulluk özünü içeren kavramları bırakıp yerlerine Batılı kavramları alıyoruz. Öte yandan da tevhid kavramlarının içeriğini boşaltıyoruz. Bu ikisi de aslında anlamları ve kavramları önemsememekten doğuyor. Oysa kavramları boşlamak kendini boşlamaktır. Kendilik sorunumuz bu şekilde bir kişilik sorununa yol verdi.


Tercüme kafasıyla ancak tercüme akıl, tercüme bilim ve tercüme işler yapılır. Bunu yapan insan da tercüme insan olur. İki asırdır bizde olduğu gibi... O hâlde tercüme kafasından çıkıp kendi kafamıza dönmeliyiz. Ancak Allah'ı ve kulluğu herşeyden üstün, önce ve değerli tutarak kendimize dönebiliriz. Kendimize, yani Allah'a kulluğa...


Kaynak: Barkçin, Savaş Ş., Tercüme Kafası, Cins Dergi, s. 14-15, Mayıs 2021.

5 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör