Verdiğin Şeye Senin İhtiyacın Daha Fazla

Alışkanlık haline getirmeli, bir şey vermeli; selam vermeli, yol vermeli, sadaka vermeli, güler yüz vermeli... Birinin gönlüne bir sürur, bir neşe kondurduğun zaman ondan fazla sen mutlu olacaksın, emin ol.


Bekir Develi'nin Hayati İnanç'la yapmış olduğu mülâkatı istifadenize sunuyoruz.

Şöyle diyorlar hocam; ben bu kadar günah işliyorum, şöyle bir iş yapıyorum, gün boyu günaha batıyorum, Allah'ın karşısına ne yüzle çıkacağım?.. Tabii burada şeytan da boş durmuyor. Kendi kancalarını, silahlarını hazırlayıp bu şekilde oyalıyor. Çünkü Cenâb-ı Allah bildiğim kadarıyla bir kota koymuyor; eğer şu şu işleri yapmıyorsan ya da şu günahları işlememişsen namaza gel demiyor. Cenâb-ı Allah diyor ki şu saatle şu saat arasında, nerede, nasıl, ne hâlde olursan ol geleceksin, benimle buluşacaksın. Sonra zamanla sen bu günahtan, bu eksiklikten, bu nakıslıktan kurtulacaksın. Bunun üzerine de konuşalım mı hocam? Hani diyor ya, ben bu günaha batmışken nasıl namaza gideceğim?


Onun yolunu baştan kesen "lâ taknetû min rahmetillâh”; "Allah'ın rahmetinden ümidi kesmeyin" ayeti var. O, başlı başına bir suç. Yani dediğin gibi tam da şeytanın tuzağı, fena bir tuzak. Tabii tuzak çok, şeytan da dersine iyi çalışıyor, ara vermiyor. Hatta şeytandan daha tehlikeli olan içerideki düşman nefis de onunla teşriki mesai ediyor.


Sen hayatında ilk defa şeytanla tanışıyorsun ama onun elinden senin gibi milyarlarca insan geçmiş...


O tecrübeli. Bir de nefsi anlatırken Yenişehirli Avni merhum şöyle diyor:


"Helâk etmez bir iki darb-ı zikir emmâre-i nefsi

O bir tünd ejdehâdır kim nice cellâddan kalmış"


Nefsi ufak bir iki gayretle, zikir darbesiyle hizaya getiririm zannetme. O, çok cellatlardan kurtulan korkunç bir ejderhadır, diyor. Dikkatimizi en çok çektikleri hususlardan biri de asıl düşmanımızın içimizde, "nefis" adı verilen bir canavar olduğudur. Onun türlü tuzakları, hileleri vardır. Çok insafsızdır. Şeytan köpeğe benzetilmiş; dışarıdan saldırır, kovarsın gider, bir daha gelirse gelir. Nefis öyle değil; kaplan gibi aralıksız saldırır, hiç insafı yoktur. Senden bir şey çalmadan, yani seni küfre ulaştırmadan da dönmez. O hâlde ona karşı en etkili ilaç onu idrak etme, tanıma ve tehlikenin farkında olma keyfiyetidir. Müthiş bir benzetme yapmışlar: Yılan, deliğinden çıkar. Kedi onu beklemektedir ve yılanı boynunun altından kapar. Zavallı yılan boynundan kapıldığında tek çaresi dolanıp kediyi sıkmak, onu mecalsiz bırakmak ve böylelikle ölümden kurtulmaktır. Kedi buna karşı tedbir alır, bir kuyuya kendini gömer. Yılan delikten, yer hizasından bakarken kuyuda olan kediyi göremez. "Bu kedi çok tehlikeli, ölümcül ama şu anda burada yok," der ve buna ikna olursa kuyuya doğru başını uzatır ve çaresizlik içinde kalır, biter. Benzetmedeki hikmet şu: "Nefsi tanıyorum, çok tehlikeli tamam ama şu anda burada değil, şu anda devrede değil." dediğin anda yakalanırsın. O yüzden uyanık olmalı. Bilmeli ki o her an namussuzluk yapabilir. Cenab-ı Allah kendisine düşman istedi, nefsi yarattı. Düşman olarak onun sayısız hikmeti var... Kendine âşık ruh ve kendine düşman nefis: İkisini bir araya koydu, adı insan oldu. Dünyada bunun için bulunuyorsun. Bu merhalelerden geçerek, bu sürekli imtihanda mesafeler katederek, her vakitte kendini güncelleyerek ereceksin. Erdiğin zaman da değdiğini göreceksin. Yani yâre kavuşuyorsun yahu, şaka mı, dosta kavuşuyorsun...


Her ne denlü o cürmüne hadd u nihâyet yoğ ise

Avniya kat' eyleme sen avn-i Rahmândan ümîd


Sultan Fâtih'in şiiri... Çok günahın varsa da Avniciğim, diyor kendisine, Allah'ın rahmetinden ümidini kesme, en büyük kabahat o olur. Çok günahkârsın ama af var, rahmet-i ilâhî var, ümit kesilmedi, ümit kesmek en büyük suç olur. "La taknetû min rahmetillâh", ümidi kesmeyin ayetine atıfla... Bunu söyleyen adam da, laf aramızda, devlet yöne ten bir adam yani.


Efendimiz'in methine mazhar olmuş...


Öyle bir adam işte.. Ezcümle süreklilik isteyen, asla vazgeçmemeyi icap ettiren, konsantrasyonun gevşemesine izin verilmemesi gereken, hep uyanık olunması iktiza eden bir hayat memat meselesi bu! Ama zevki çok büyük!


Ruhunun farkına varma, onun ihtiyaçları olabileceğini anlama, bedenden ibaret olmadığını idrak etme... Ruhun temel gıdası namaz... Tamam da bir şey daha var; beden almakla, ruh vermekle doyar.


Ne vermek mesela?


Madde, para...


İnfak.


İnfak... Bana sıkı sıkı verilen nasihatlerdir. Elini vermeye alıştır, bir gün can vereceksin. Beden almakla doyar. ruh vermekle. Verdiğin senin, aldığın değil! Bu vurgu ilk gençliğimde çok yapıldı, büyük bir imkândı. Neden verdiğin senin? Çünkü o, ruhun kazanç hanesine artı değer olarak kaydedildi. Bedeni bırakıp gidiyorsun ama ruhla yoluna devam ediyorsun. Kendine yatırım yaptın.


Vermenin zevkini alana kadar bu konuda ısrar da etmeli, yani biraz zor olduğu şüphesiz. "Can değil ki mülkü verek," demiş ya rivayete göre Kayserili dostumuz. Elbette acı gelecektir ama ilaç dediğin de acı olur zaten. O acılığı tahammülle karşılayıp yüzünü buruşturmadan, yüzünü ekşitmeden devam edersen zamanla alışkanlık hâline gelir. Kur'an-ı Kerim'de ısrarla, art arda, en çok emredilen salat ve zekâttır. Farz olan ve nafile olan "verme” eylemidir. Buna vurgu yapılması sebepsiz, hikmetsiz değil tabii. İnsanoğlu böyle eğitiliyor, böyle yetişiyor. Bu kadarcık bir imtihan lezzetine, bu kadarcık bir acılığa tahammül etmek lazım. İnsanlığı kaybetmekten ve çok büyük acılardan kurtulmanın çaresi de bu. Her zaman söylenir, hemen herkes bilir, güler yüz sadakadır. Trafikte yol vermek de sadakadır; adama yol veriyorsun, zaman kazandırıyorsun, bir ferahlık duyuyor. Alışkanlık haline getirmeli, bir şey vermeli; selam vermeli, yol vermeli, sadaka vermeli, güler yüz vermeli... Birinin gönlüne bir sürur, bir neşe kondurduğun zaman ondan fazla sen mutlu olacaksın, emin ol. Verdiğin şeye senin ihtiyacın daha fazla. Aslında sen kazanıyorsun verince. Ama ilk anda öyle hissedilmiyor işte, imtihan da orasında zaten.


Îsar deniyor herhâlde ona değil mi, kendi zaruri ihtiyacı olduğu hâlde başkaları için fedakârlıkta bulunma?


Îsar. Yani sana lazımken vermek, bu en üst mertebe tabii, çok yüksek. Peygamber seçilmek, Allah tarafından tayin olunmak sebepsiz ve resen ama görünür âlemde sebepler var. Hz. Musa'nın sabrı... Bir koyun ona gün boyu eziyet çektiriyor, koyunu yakalamak istemesine rağmen bulunca hiç öfkelenmeden mülayim davranıyor; yani ahlakı... Resûl-i Zişân Efendimiz bunu anlattığında soruldu: Sizin peygamberlikle şereflenmeniz hangi sebepten? Bu suale Peygamberimiz (s.a.v.), "Îsar sahibiyimdir.” buyurdu. Yani açken ekmeğini veriyorsun...


Ayetle sabit malum; Hazreti Ali ve Hz. Fâtıma evlatları hastalıktan kurtulunca şükür için oruç tutmaya karar veriyorlar. Üç gün üst üste, ellerindeki tek yiyeceği iftarda kapılarına gelen fakir, yetim ve esire veriyorlar. Sebeb-i nüzul oluyor ve şu ayet iniyor: "Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler."* Bunu da not etmeli ve insan az da olsa îsar için bir şey yapmalı. Yarın sorulduğunda, "Ya Resulullah (s.a.v.), sana benzemek için elimden bu kadarı geldi, elbette benimki çapıma münasip olacak ama o sıraya girmek için, o ahlakı bir miktar kendime mal etmek için, sana benzemek için şu kadarını yapabildim," diyebilmeli.


*"Onlar, verdikleri sözü yerine getirirler ve dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar. Onlar, kendileri sevip istedikleri hâlde yoksulu, yetimi ve esiri yedirirler. (Ve şöyle derler:) "Biz sizi Allah'ın rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, öfkeli, çetin bir gün de Rabbimizden (azabından) korkarız." (İnsan Suresi, 7-10)


Kaynak: Hayati İnanç, Bekir Develi, Fabrika Ayarı, Profil Kitap Yayınları, s. 45-50, 4. Baskı, Haziran 2020.

5 görüntüleme
Join my mailing list